Allah’ın rahmetinden kaçanlara bak!

Suriye’de adı konulmamış bir savaş oluyor. Yanında eşi öldürülüyor, çocuğu kanlar içinde kalıyor, evladı gözünün önünde can veriyor. Sağ kalanlarsa tasını tarağını bile toplamadan sığınabileceği ilk ülkeye sığınıyor, Türkiye’ye. Tuzu oldukça kuru ve olabildiğince faşist insanlar hep birden bağırıyor; savaştan kaçıyor. Belki de “Allah’ın rahmetinden kaçanlara bak” diyecek de, utanıyor.

Deprem oluyor, sel geliyor, fırtına esiyor, insanlar sahip olduğu her şeyi bir anda kaybedebiliyor. El açsa, “yaşından başından utan, kalıbına yazık” diyecekler. Belki de ona da “Allah’ın rahmetinden kaçan” muamelesi gösterecekler.

İnsanlar doğarken masum doğarmış. Olabildiğince günahsız, olabildiğince saf, olabildiğince arı ve olabildiğince pirüpak…

Yine insanlar “İslam” üzere doğarmış ama ailesi, çevresi ve aldığı eğitimle, yaşadığı ve düşündükleriyle bir inanca sahip olurmuş.

Bir inanca sahip olmak, o inanç üzerine kalmayı sağlamadığı gibi, bir inanca sahip olmamak da, bir ömür aynı kalacağı manasına gelmez.

Bir de insanlar nerede doğacağını, hangi ırktan olacağını, hangi ülkeye ait olacağını, hangi renge boyanacağını kendisi belirleyemezmiş. Yani beyaz olmak ödül, siyah olmak ceza değil. Türk olmak ödül, Kürt olmak ceza değil. Arap olmak ödül, siyah olmak ceza değil.

Hepimiz, bir an sonrasının garantimizde olmadığını bildiğimiz halde, günlük, haftalık, aylık, yıllık, on yıllık, yirmi yıllık, hatta elli yıllık planlar yaparız. Sonra bir tek sıkıntı, bütün hesapları alt üst etmeye yeter. Bu sıkıntı, bazen ailevi bir sıkıntı olur, bazen işle ilgili. Bazen de sapasağlamken alil duruma düşeriz. Hastalıkla boğuşuruz, sağlığımızı geri elde etmek için bütün servetimizi harcayabiliriz. İşimiz kırılır, düzenimiz bozulur, ağzımızın tadı kaybolur. Belki sel gelir, alır götürür her şeyi. Belki bir fırtınayla kaybederiz varımızı ve yoğumuzu. Belki deprem olur; yerin altı, yerin üstüne geçer ve biz kalırız arada veya gideriz ötelere. Belki de sakat kalırız, acılara gark oluruz, en sevdiklerimizi kaybederiz…

Ya da bir kaza geçiririz ya biz ölürüz ya karşımızdaki. Ya biz malımızdan oluruz ya karşımızdaki belki de her iki taraf.

Bir serseri kurşun her şeyi değiştirir, bir kavgayı ayırmak isterken kalırsın arada ve hayatın kararır.

İlla kötü insan olman gerekmiyor, ne kadar iyi olursan ol, bir felaket senaryosu gibi aldıklarımdan birisiyle karşılaşma ihtimali her zaman ve her zeminde vardır. Bu, nereye gitmenle alakalı değil. Nereye kaçarsan kaç, ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, istersen kendine bir ada satın al değişmez.

Değişen nedir bilir misiniz, her hâlükârda, her şartta, her durumda, her zamanda, her zeminde ve her ortamda kim olduğunu bilerek davranmaktır.

Nereden geldiğini, nereye gideceğini unutmamaktır.

Allah’ın verdiğini, Allah’ın alabileceğini kabullenmektir.

Sağlık Allah’tandır; hastalık da öyle…

Zenginlik Allah’tandır; fakirlik de öyle…

Mutluluk Allah’tandır; mutsuzluk da öyle…

İyi olan her şey Allah’tandır ama kötü olanların hepsi Allah’tan değil, kendi elimizle, kendi rızamızla, kendi sorumsuzluğumuzla yaptıklarımız veya yapmadıklarımızdandır.

Bazen hor gördüğümüz, bazen küçümsediğimiz, bazen görmezden geldiğimiz, bazen elimizin tersiyle ittiğimiz o güzel insanların ahı da yerde kalmayabilir.

Allah’tan gelenin bazısı ibrettir, bazısı imtihan, bazısı ceza, bazısı ödüldür. Hangisinin hangisi olduğunu en iyi bilecek olan da belaya maruz kalanla, imtihana tabii tutulandır.

Bugünlerde marketleri yağmalayanları görünce, sağlıklı kalmak, hayatta kalmak, yaşamak, korona veya corona virüsüne kapılmamak için canhıraş mücadele eden ve bunu da insanlık dışı bir şekilde abartanları görünce aklıma merhum Nasreddin Hoca’nın fıkrası geliyor.

Hani yağmur yağdığında Nasreddin Hoca ıslanmamak için kaçınca densizin birisi “Hoca Allah’ın rahmetinden mi kaçıyorsun” diye sormuştu da o da, “Allah’ın rahmetinden hiç kaçılır mı, ben o rahmetin üstüne basmamaya çalışıyorum” demişti…

Korona veya Corona virüsü, bugüne kadar gördüğümüz ve bundan sonra da görebileceğimiz bir salgın hastalıktan herhangi birisidir. Tedbiri bellidir, takdiri de bellidir. Biz, bize düşeni, Halık da kendisine düşeni en iyi bilendir. Telaşa kapılmaya, insanlıktan çıkmaya, sağa sola saldırmaya, karanlığa küfretmeye gerek yok. Hiç birimiz bu hayattan sağ çıkmayacağız; belki bugün, belki yarın, belki biraz daha fazla, hepsi bu…

Bu badireyi de öyle veya böyle atlatırız, bize kalan bu süreçteki duruşumuzdur. Bunu da unutmamak gerekiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir