Asayiş Bey Kemal

Anadolu’nun küçük bir şehrinde büyüdüm. O kadar küçüktü ki, şehrin ortasına kurulan yığma kalenin etrafını dönmek, şehrin tamamını turlamak gibiydi. O nedenle bizim şehirde “Git gel Konya altı saat” deyimi yoktu, bunun yerine “Haydi kalkın, şöyle 5-10 dakika şehri gezelim” daveti vardı. En geç 10 dakikada biterdi bu gezi. Kalan 23 saat 50 dakikada yapılacak çok şey de yoktu.

On dakikada şehri turlamak ve sonrasında yapacak bir şey bulamamak, insanın zekâsını geliştiriyor ya da biz öyle sanıyorduk. Doğrusu bizim zekâ ne kadar gelişti bilmiyorum ama en azından kalenin etrafını dönerken, kalenin bütün cepheleriyle ilgili anlatılan hikâyelere eklemeler yapardık. Şehrin tek kalesiyle ilgili ‘resmi tarih’ sadece bir paragraflık hikâyeden ibaretti. Biz o hikâyeden ne romanlar çıkarırdık, ne romanlar, bir okuyabilseydiniz.

İş yok, güç yok, şehirde gezecek yer yok. Alternatifler arasında bocalamıyorsun. Sadece iki seçeneğin var; ya çay ocağında çene çalacaksın ya da şehri gezerken çaldığın çeneyle birlikte hayallerini de geliştireceksin. Belki de bizim yaptığımız tam da buydu. Şehrimiz küçüktü ama hayallerimiz büyüktü, umutlarımız her daim tazeydi, her gün yeşerttiğimiz ümitlerimiz vardı.

Biz boş durmuyorduk, doğrusu bizim boş durmadığımızı bilen hayal kırıcılar da boş durmuyordu.

Biz hayal kuruyorduk, onlar yıkıyordu. Biz ümit besliyorduk, onlar boğup bir kenara atıyordu. Biz umutlandıkça, onlar umudumuzu kırıyordu. Öyle böyle geçinip gidiyorduk, küçük şehrin daracık sokaklarında…

Şehri küçük olunca nüfus da az olurdu haliyle. En azından turistik bir şehir değilse, orada doğan, orada büyüyen insanları görürdünüz her gün, her sabah, her saat, her dakika…

Kemal amcayı da böyle tanıdım; her gün, her sabah, her dakika görerek…

Mahalle bekçiliğinden emekliydi. Hases derlerdi o zaman mahalle bekçilerine. Belasını arayanlar için bir deyim de vardı; “Hases gel beni tut diyorsun.” Bu deyimle belasını arayanın kaşındığını söylerlerdi, suç işliyor, suçunu da gizlemiyordu, mahalle bekçisine yakalanacaktı, biliyordu. Bile bile lades ediyordu belki de…

Kemal amca 70’li yaşlardaydı. Devlet “emekli oldun” deyip, tekaüde ayırmayana kadar o emekliliği düşünmemişti. “Niye emekli olayım ki evladım” diyerek başlardı anlatmaya. Zamanında evlenmiş, eşiyle bir türlü anlaşamamış, daha evliliğin ikinci ayında ayrılmışlar. O gün bugün kimseyle evlenmemiş. Hayat arkadaşı olmamış, çocuk da yok. “Bir başına ne yapayım be evladım, ben de çalıştım, çalıştım, çalıştım. Daha da çalışırdım ama devlet baba ‘artık yeter’ dedi, ben de köşeme çekildim.

Ama köşesine çekilmişliği yoktu. En azından ben görmedim.

Sabahın ilk ışıklarıyla kalkardı. Sabah namazından önce sokağın başını tutardı. Önce sağa bakardı, sonra sola, geriye döner, ileriye bakarak yürürdü. Yürürken arada bir de düdük çalardı. Düdüğün zimmetli olmadığını söylerdi. Emekli olduğunda devletin düdüğünü devlete vermiş, kendi düdüğünü öttürmeye başlamıştı. Hepimiz öyle değil miyiz, başını ve sonunu görmeden kendi düdüğümüzü öttürüp duruyoruz, ta ki başımıza bir iş gelene kadar.

Kemal amca kalenin etrafını dönerken her yeri kontrol ederdi. Dükkânların darabasını, evlerin dış kapısını, kapıların mandalını, pencerelerin pervazını. Geçtiği her yerde “güvenlik açığı” var mı diye eliyle şöyle bir yoklar, sonra da “Asayiş berkemal” derdi.

O zamanlar “R” harfini söyleyemediğimden (hoş şimdi de söyleyemiyorum ya) ben “Asayiş bey Kemal” diye anlardım. İsmi Kemal olunca, adını da Bey Kemal olarak söylediğini düşünürdüm. Asayişin de asayiş olduğunu bilirdim. Yani her şey süt limandı, Kemal bey sayesinde sokaklarımız daha güvenliydi, şehrimiz emin ellerdeydi, hırsızı, iti, kopuğu uğramazdı semtimize.

Kemal bey varsa, asayiş vardı o zaman Asayiş Bey Kemal’di. Sonrada ortaya çıkan Asayiş berkemal de Kemal’den mütevelli ortaya çıkmış bir cümleydi.

Gördünüz mü, kalenin etrafında dönüp durmak insanın zekâsını geliştiriyormuş. En azından bir kelimeden neler türetiyormuşuz, neler?

Kemal amca, yani Asayiş Bey Kemal, yine her zamanki gibi bizi güvende tutmak için kendisine vazife bildiği görevini bihakkın yerine getiriyordu. Gecenin bir vaktiydi. Evine giderken son bir kontrol yapmak istemiş. Kalenin etrafını turlarken dar bir sokakta bir evin tam penceresinde bir karaltı görmüş. Zaten her taraf karanlık ama bu karaltı, kaba bir karaltı. Bir insan siluetine benziyor. Siluetin elinde de testereye benzer bir şey var. İşte şimdi yaktım çıranı diye düşünerek, gölgeye doğru yaklaşmış.

Emekli olduğu için Asayiş Bey Kemal’in “mermisi olmayan” silahı yoktu. O da elini silah gibi yaparak hırsıza yaklaştı. Orta parmağıyla serçe parmağını birleştirerek namluya benzetti. Yeni silahını gölgenin tam sırtına dayayarak “teslim ol, yakarım çıranı” diye bağırarak adamı derdest etmeye yeltendi.

Ama adam genç, Asayiş Bey Kemal ise 70’ini geçmiş. Adamı zapturapt altına almak o kadar da kolay değil. “Ne oluyor” diye bağırmış adam kendisini öne atarak. “Vatandaşın evini soyuyorsun ben de hırsızı yakalıyorum” diye cevap vermiş Asayiş Bey Kemal amca. “Yahu ne ev soyması, ben hırsız mıyım?” diye üste çıkmış adam.

Hırsız değilsen gecenin bu vaktinde elin evinin penceresinin tam önünde ne işin var be adam” diye haykırmış Asayiş Bey Kemal amca.

Şurada sanat icra ediyorum. Sanata hiç saygınız yok mu?” demiş adam.

O elindeki testereyle mi?” diye sormuş Kemal amca.

Bir kere o testere değil, keman yayı

Hani keman nerede?” diye sormuş Kemal amca o da pencerenin demirini göstermiş.

Kemal amca şaşırmış tabi. Keman çalsa sesi çıkardı, türkü çığırsa duyardı.

Ama sesi çıkmıyor be adam sen benle dalga mı geçiyorsun” deyince adam “Sesi sabah çıkacak bey amca, sesi sabah çıkacak

Gerçekten de sesi sabah çıktı ve biz bu olayı Asayiş Bey Kemal amcaya sokak kontrolü yasağı konduğunda anladık.

Meğer o adam gerçekten hırsızmış. Kemal amcayla karşılaştığı evi soyamamış ama ondan önce bir düzine ev soymuş. O zamanki Emniyet Amiri, Asayiş Bey Kemal amcaya bir daha sokağa çıkıp asayişi sağlamaya çalışmaya son vermesini söylemiş. Bu işi yapacak devletin görevlileri varmış. Kemal amcanın istirahat zamanıymış. Devlet ona çok şey borçluymuş ama artık borcunu ödemişmiş de miş miş…

Buna çok içerlenmişti Kemal amca.

O günden sonra Kemal amca Asayiş ve Bey unvanını bir yana bırakarak evden camiye, camiden eve giden birisi oldu.

Çok yaşamadı.

Sokakların güvenliğini sağlamayınca kendisini eksik hissetti, üç yıl sonra da vefat etti.

Kemal amca mahallemizin asayişini sağlıyordu ama çocuk aklımda kalan “Asayiş Bey Kemal” sözünün asayiş berkemal olmadığını çok sonraları anladım.

Olsun, her seferinde Kemal amcaya rahmet okurum ya, o da yeter. Sesi bugün çıkmazsa da, belki yarın çıkar!

Naif Karabatak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir