Başkan Koltuğu

Öyle geniş bir evimiz yok, iki, bir de artı diyorsun, hoop evin gezmesi bitiyor ama buna rağmen sağ olsun eşim bilgisayarımı koyacak bir yer ayarladı bana. Hani çalışma odam yok ama çalışma masam var. Burada ne çalışacağım henüz belli değil. Olsun, arada bir yazı yazarım, belki hatıralarımı kaleme alırım, belki ortaya koca bir roman bile çıkarırım. Belki Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’den sonra yeni bir klasikler serisine konu edinirim. Belki Nobel Edebiyat ödülüne, Oscarı da ekler, Altın Portakal’la katlar, Bronz heykellerle süslerdim. Heyt be tutmayın beni, bırakın kitabımı yazacağım…

İstanbul’un çook nezih değilse de pek nezih semtlerinden birisiydi yeni taşındığımız yer ama ev küçüktü. Şöyle mini minnacık, çok küçük, küçücük, şirin mi şirin bir evdi. Koridorda tek kişi giderdi, sonra diğeri dönerdi, sonra diğeri giderdi. Yani tek vesaitlik yol gibiydi bizim koridor.

Ev küçük olunca çocuk odasının bir köşesi de bana çalışma masası olarak dizayn edildi. Bir bilgisayar masası, bir de bilgisayar.. aa koltuk yok…

Memleketteyken şöyle döner bir koltuğum vardı. Sırttan masajlıydı da. Çalışırken sırtını en üstten ovalamaya başlıyor, beline kadar iniyordu. Böylece yoğun çalışmaya ara vermeden mola vermiş gibi oluyordun. Ohh ne rahat.

Bizim memleketteki konfor İstanbul’da olmazsa olmazdır. Ayıp olur, burası devasa bir şehir ve burada her bir şeyin daha iyisi var ama parayla…

Üç kuruş emekli maaşıyla geçinen birisiyiz, masajlı koltuk alacak bütçeye sahip değiliz. “En iyisi” dedim kendi kendime, “gidip ikinci el bir koltuk alayım. Masaj yapmasına gerek yok, döner bir koltuk olsun yeter. Hatta çok dönmesine de gerek yok, dik dursun yeter.”

Beşiktaş’ta bir eskiciye gittim. Antika şeyler vardı. Sevindim, “bak burayı iyi buldum” diye düşündüm. Ne ofis ürünleri vardı. Kayınlar, cevizler, şatafatlı döşemeler… Hepsi bir birinden çekici, hepsi bir diğerinden güzel.

Ben eskici diye geldim ama adam tam bir antikacı çıktı. Beni buyur etti, ne aradığımı sordu, “tam sana göre modellerim var beybaba” dedi ne aradığımı bilmeden.

Şöyle bir koltuk aradığımı söyledim, oturma pozisyonuna geçerek, “döner koltuk” dedim, “şöyle az dönse de olur, hatta dik dursa da yeter” dedim. Maksadım ucuz bir şey almak, belki tam döndüğünde tam tur para alır da bizim emekli maaşı yetmez.

Beybaba” dedi antikacı “tam sana göre koltuğum var”, diyerek iki koltuğu kaptığı gibi kapının önüne koydu.

Kaç para diye sordum. Önce sağdakini gösterdi antikacı, “50 lira ver senin olsun bey baba” dedi. Bak bu güzeldi. Koltuk ayakta durabiliyordu, üstelik de fiyatı tam bütçeme göreydi.

Ama benim gözüm diğerinde kalmıştı. Değişik bir havası vardı, insanın başını döndürüyordu, hatta midesini bile bulandırıyordu, kendinden geçiriyordu desem yeridri. Bri de üstüne otursam var ya, üfff değme keydfine.

Ben koltuğa işmar edince koltuk da bana ilginç bir bakış atıyordu, değişik bir havası vardı. “Ya diğeri” diye soldaki koltuğun fiyatını sordum, “Bu 5 bin lira” dedi. Küçük dilimle, büyük dilim yer değiştirdi. “Yahu birisi elli lira, birisi beş bin lira. Sen beni bunak mı sandın. O elli liraysa, o da olsun 60 lira, al sana 65 lira ver götüreyim.

Adam söylediklerimi dinledi ama gülmekten de kendini alamadı. “Beybaba vallahi çok şakacısın. Sen bu koltuğun kim olduğunu biliyor musun?” bilmiyordum belki ama koltuktu işte. Dönen bir koltuk, üstüne oturulurdu, sırtın dayanılırdı ve çalışırdın.

Öyle değilmiş…

Nah bu gördüğün koltuk var ya bu koltuk, bu koltuk..

Eee neyse ney, işte bir koltuk, al sana 70 lira…”

Beyamca beni anlamıyorsun herhalde, bu koltuk öyle bir koltuk ki..

Kardeşim neyse ney, tamam son 100 kağıt verdim, bak emekli adamım, bu koltuğa oturup çalışacağım, kitap yazacağım, senin adını bile yazarım belki” dedim ama adamın kitapla mitapla ilgisi yoktu. Onun tek derdi koltuğu övmekti.

O öyle bir koltukmuş, öyle bir koltukmuş ki, bugüne kadar onun üstüne oturmak için can atanların ardı arkası kesilmezmiş de kimseye de kısmet olmazmış. Bakmayın şimdi antikacıya düştüğüne, zamanında ne çapsızları adam etmiş bu koltuk, ne kendini bilmezlere yuva olmuş bu koltuk.

Üstüne otursan yetermiş. Bir anda değişirmişsin. Sadece oturuşun değil, konuşman da değişirmiş, yürüyüşün de değişirmiş, huyun da değişirmiş, husletin de değişirmiş, kısmetin de değişirmiş, bahtın açık olurmuş, paracıklar seni bulurmuş, ihalelerin ardı arkası gelmezmiş.

Ben güldüm ama antikacı devam etti.

Bu koltuğa oturduğun anda etrafın dostlarla dolarmış. Herkes etrafında el pençe divan, hatta koltuk, hatta paspas, hatta yaylı yatak olurmuş. Herkes dört dönermiş etrafında, fırdönermiş etrafında.

Bir anda her şeyi bilen adam olurmuşsun.

Etrafında dönenler, her şeyin en iyisini senin bildiğini söylerlermiş, efendim derlermiş, emredersin derlermiş, af buyurun derlermiş, siz daha iyi bilirsin derlermiş, zat-ı alileriniz olurmuşsunuz bir anda, en yakışıklı, en güzel, en karizmatik, en en en ve daha daha daha ne varsa sen olurmuşsun. Dünyadaki en yakışıklı, en güzel, en alımlı, en çalımlı, en akıllı, en zeki, en dürüst, en doğru, en bilge, en en en.. ne varsa sen olurmuşsun…

Bu koltuk var ya bu koltuk, milli piyangoda büyük ikramiyeyi kazanmaktan daha önemli. Bu koltuk 10 meclis üyesi, 15 belediye başkanı, 14 meclis başkanı, 7 özel kalem müdürü eskitti, seni de eskitir bey baba” dedi.

50 liralık koltuğu alıp, yollandım. Bu yaştan sonra dalkavuklarla uğraşacak halim yoktu!

Naif Karabatak

Mizah içinde yayınlandı olarak etiketlendi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir