Bir çay ver, orta demlikten olsun

Belki de hayatımın en güzel yıllarında ‘çaycı’ olmam nedeniyle çay ocaklarına karşı ilgim hayli fazladır. Kolay değil, henüz ortaokula giderken başladığım çaycılığa, bir kamu kurumunda işe başlayana kadar devam ettim. Hatta kamu kurumunda işe girmeme sebep de yine çaycılık oldu. Hikâyenin bu kısmı konumuz dışı ama konumuzla bire bir örtüşenler de var, biz ona bakalım.

Gittikçe sayısı azalan çay ocaklarından bahsetmek istiyorum. Yeni neslin anladığı şekilde değildi çay ocakları. ‘Cafe’, ‘Kafe’ ve ‘Kahvane’ye benzemezdi. Çay Ocağı, başlı başına bir kültürdü, bir estetiği vardı, kendine has kuralları, tadı, lezzeti barındırırdı.

Çay ocağında sevgilisiyle buluşmaya, Internet’te sörf yapmaya, ne idüğü belirsiz konuşmalarla vakit öldürmeye, kafes gibi yerden dünyaya açılmaya, arkadaşlarla takılmaya veya maç izlemeye değil, sadece ama sadece; “Çay-kahve bahane, sohbet şahane…” anlayışıyla gidilirdi.

Her çay ocağının mutlaka bir delisi olurdu.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte çay ocağının yolunu tutan “kadrolu deli” müşteriden önce gelir, ondan önce gelip de Gunnies rekorlar kitabına giren bugüne kadar olmamıştır.

Eh, delileri evde tutacak ne var ki, deli işte. Mecburen soluğu “beleş” çay içmek için çay ocağında alırlardı.

Şimdilerde pek kalmadı. Tek-tük sokak aralarında olanlar, sayısı gittikçe azalan ve aslında bir yerde, bir başka şekilde de “türünün son örneklerini” ağırlamakla meşguller.

Oraya gelen müşteriler, çoğunlukla birbirlerini tanıdıklarından hoş sohbet hemencecik başlardı. Yeni gelen müşterilerin, diğer müşterilerle kaynaşması da çok çabuk olurdu. Eğer yeni gelen müşteriyle bir kaynaşmama sorunu varsa derhal devreye deliler girer ve hemen orada kaynak işine girişir, ara da sırada lehim de kullanırlardı.

Çay ocağına gelenler hep aynı isimler olunca, müşteriler ve çalışanlarda kısa zamanda “ahbap” olur çıkarlardı.

Garson, kimin ne içtiğini, nasıl içeceğini, şekerini, demini, tonunu iyi bilirdi.

Bir de torpilli müşteriler vardı, her yerde olduğu gibi.

Ama çay ocağının torpillileri,

“İyi çay içenler”,

“Çok fazla itiraz etmeyenler” ,

“Çalışanlarla iyi geçinenler”,

“Borca içmeyenler”,

“Samimi olanlar” ve maalesef “Zengin ve itibarlı” kişiler olarak 6 gruba ayrılırdı. Bunlarda kendi aralarında gruplara ayrılırdı ama onlar konumuz dışı.

Eğer garson da hafif kaçıksa, ilk beşi geçerli olur, sonuncusunu dikkate bile almazdı.

Kadrolu deliler kendi saatinde gelirdi.

Her delinin takılı kaldığı bir saati olurdu.

Mesela kimisi sabah ezanını müteakiben gelirken, kimisi saat 10’u tercih eder, kimisi öğle arası gelerek belki bir kap da yemek yiyebilirdi.

Öğleden sonra gelenler de çoğunluktaydı, ikindi sonrası ve akşamüzeri gelenler şeklinde ayrılırdı.

Kadrolu deliler geldiğinde, çoğunlukla geldiğini belli edecek şekilde bir “delilik” yapar ve sessizce bir köşeye sinerdi.

Sanki parasını verecekmiş gibi, kendinden emin bir şekilde ellerinin de yardımıyla “bir çay” isterdi.

Kadrolu delilerin diğer müşterilerden bir farkı da “çok şekerli” çay içmeleriydi.

Öyle 2-3 şeker onları kesmez, 8-10 şekerden aşağı atmazlardı. Yani hem beleş, hem çok şekerli…

Bir de deli olmamalarına rağmen, garsonu deli eden müşteriler vardı.

-Bir çay ver, orta demlikten olsun!

-Bana bir çay, yarım olsun!

-Bu çay açık olmuş!

-Çok demli yapmışsın!

-Kim senden çay istedi?

-Ben çay içmeyeceğim (Sanki burası söğüt gölgesi. İçmeyeceksen git evinde otur) gibi adamı “gıcık” edenler çıkardı.

Orta demlikteki çayın henüz yeni demlendiğini bilen uyanıklar, güya taze çay içmek için öyle söylerlerdi. Eğer garson da hafif muzipse, yeni demliği sağa, kullandığını ortaya ve sıradaki boş demliği de en sola koyardı.

Böylece orta demlikten çay isteyen “gıcıklara” bir gıcıklıkta garson yapardı.

Çay ocaklarında “gıcık müşteri” sayısı çok az olur ve bunlarda diğerlerinin arasında erir giderdi.

“Gıcık müşteri” den bir örnek daha vereyim.

Diyelim müşteri çay istedi ve garsonda ocaktan alıp götürdü. Bahane bulacak ya;

-Bu çok demli olmuş!

Hâlbuki çay demli değil, maksat gıcıklık olsun. Garson da “gıcıklığa, gıcıklıkla” karşılık vermeyi seçmişse, çayı alır ocağa götürür ve aynı bardağı tekrar getirirdi. Garsonu yormanın sevinciyle;

-Bak şimdi güzel olmuş, der ve garsonda içten içe gülümserdi.

Veya tam tersi de olurdu. Yani “çay açık olmuş” der ama garson çayı sadece ocağa götürüp, getirmekle birden bire çay “demleniverirdi” mübarek…

Çay ocağına gelenler, her gün konuşacak bir konu bulur ve saatlerce farklı farklı konu üzerinde tartışma yapılırdı.

Konuşmaların çoğunluğu faydalı, arada sırada da olsa “abesle iştigal” eden konular da vardı.

Bir “kadrolu deli”nin bu konuşmalardan faydalanmadığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz demektir.

Şimdi düşünüyorum da, ya çok güzeldi o çay ocakları. Havası, muhabbeti, dostluğu, samimiyeti şimdi hiçbir kafe, cafe veya adı her neyse oralarda bulamıyorum.

Hele o delilerini, delilerin bizlere ders veren her hareketini…

9 Nisan 2019 Naif Karabatak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir