Bir görgü tanığı

İşe yetişmek için çabalayan insanların arasında dalmış, kendi irademle değil, kalabalığın iteklemesiyle metroda tıkış tıkış olan bir kopartmana binmek zorunda kalmıştım ki, “böööle” diyen bir kadının sesiyle gayri ihtiyari o yöne doğru baktım. Daha doğrusu gövdem bir türlü dönmedi, öyle sıkışmışım ki, pastırma olmama az kalmıştı.

Ha ne diyordum, “böööle” diye konuşmasını sürdüren kadına doğru döndüm, her cümlesine nasıl oluyor da bir “böööle” sıkıştırıyor, anlayamadım. Böööle bir kahvaltı yapmış, böööle bir filme bakmış, böööle bir kalabalık varmış… Haklıydım, ben bu sesi de, bu kadını da bir yerlerden hatırlıyordum, ama nereden?

Hatırlayamadım tabii, sonra işi yaşlılığa vurdum. Artık yavaş yavaş, belki de hızlı hızlı yaşlanıyordum. Eskisi gibi düşünme de, hatırlama da mümkün değildi. Zamanla bazı şeyler hafızadan siliniyor, yerine yenileri geliyordu. Ta ki bir gün birisi onu kurcalayana kadar. Sanırım bu kadın hafızamı bir kez daha kurcalamama neden oldu. Hafızanın kurcalanması iyi de, karıştırılması kötü. Sonra al başına belayı, elmayla armudu karıştırır, sonra da portakal diye yutuveririm.

Ama “Bana böööle bir baktı” diye ilginç tarifi yapan kadını unutmam mümkün değil. Aradan yıllar geçti ama hatırlıyorum işte. Koca İstanbul’da ve yıllar sonra aynı kadına ve aynı sözüyle birlikte denk gelmek ilginç bir tevafuk olmalı.

Neyse ki metro Zeytinburnu’nda biraz sakinleşti.

50 yaşlarına bir kadındı “böööle” diye ilginç tarifin sahibi. Hafif tombul, kısa boylu, saçları kıvır kıvırdı. Tabii hatırladığımda saçı daha gür, daha genç ve daha zayıftı. Bu kadar detayı hatırlıyorum ama nereden hatırladığımı da bir türlü çıkaramıyorum. Metronun ekranında kısa haberler geçiyordu. Bir yerde önemli bir yangın olmuş, bir çocuk ve bir kedi son anda yanmaktan kurtarılmıştı. Mahalle sakinlerinden yangını gören ve olaya şahitlik edenler konuşuyordu ki, aklıma geldi. Bu kadın o kadındı, hani şu “görgü tanığı” unvanlı kadın.

Bu unvanı almak o kadar da kolay değildir.

Sizi kimse tanımaz, kimse bilmez, bir başarınız, bir beceriniz, bir sanatınız da yoktur. Bir anda şans yüzünüze güler. Mahallenizde, sokağınızda, hatta apartmanınızda bir olay olur. Ajansların, televizyonların ve gazetelerin muhabirleri üşüşür sokağınıza ve birisinin mikrofonu size denk gelir. Olayla ilgili hiçbir bilginiz olmasa bile varmış gibi davranmak, yeni bir unvan alma şansını kazanmayı getirebilir. Olayla ilgili bilginiz varsa zaten bülbül gibi ötersiniz. Hatta savcı olursunuz, hâkim olursunuz, avukat olmayı gereksiz görerek adamı veya kadını en ağır cezalara çarptırırsınız. Olayla ilgili bilginiz yoksa da biliyormuş gibi yaparak, “önemli” bir insan konumuna yükselirsiniz.

Çoğu insan bilinmek ister ama bazı insanlar çok daha fazla bilinmek ister. Bazı insanlar da “aman kimseler duymasın, aman kimseler bilmesin” diye kendi halinde yaşayıp gider. Bu insanlar “görgü tanığı” unvanını hiç almaz, hiç hak etmezler de. Ama o kadın hak ediyor, Allah var, gerçekten de hak ediyor…

***

Bundan yıllar önceydi. Televizyonda haberleri izlerken denk gelmiştim metrodaki kadına.

Bir olay olmuş, polis bir operasyon yapmış, bu kadın da bir anda “görgü tanığı” makamına kurulmuştu. Kadın bu göreve üçlü kararnameyle mi atanmıştı, bir muhabirin işgüzarlığı mı, yoksa yayın masasındakinin kendisini atama makamında görmesi mi bilinmez ama kadın “görgü tanığı” diye görevlendirmesini almış, bülbül gibi şakımaya başlamıştı. Elbette tek cümle; “Bana böööle bir baktı

Polisin derdest ederek alıp götürdüğü tehlikeli ve yaşlı adamı son gören oydu. Üst kat komşusuydu. O akşam son kez görmüştü. Kadın evinden çıkıyordu, adam da yeni eve geliyordu. Merdivende karşılaşmışlar ve o güne dek başı yerden hiç kalkmayan adam, nasıl olmuşsa olmuş, o akşam kadına bir nazar etmişti. Kadın bunu “Bana böööle bir baktı” diye tarif ederken, iki elini de, gözlerini de fal taşı gibi açıyordu.

Detaya ilişkin tek söylediği buydu ama bütün haber bültenlerinde “görgü tanığı” makamına kurulan bu kadın, olayın can alıcı noktasını bütün bir ülkeye aktarıyordu. Bütün bir ülke de onun bilgisinden, birikiminden, olaya dair bildiği detaylardan faydalanıyor, bilgileniyor, birikimleniyor aydınlanıyor, hatta öyle ki, ışığa ihtiyaç bile duymuyordu.

Bir sonraki sabah bütün gazetelerin ilk sayfasında o yaşlı adam ve bu kadının resmi vardı. O resimde de kadının elleri açık, gözleri fal taşı gibiydi ve sanki orada da “Bana böööle bir baktı” der gibiydi…

***

Yenikapı’da metrodan indim, Marmaray’a bindim. Ayrılık çeşmesinde indim, Kadıköy’de görülecek işlerimi görüp, sonra Üsküdar’a geçtim. Ben halen o kadının “Bana böööle bir baktı” sözüne muhatap olan olayı düşünüyordum ki, sonunda hatırladım…

O kadınla aynı apartmanda oturan yaşlı bir adamın evine polis sabaha karşı operasyon yapmıştı.  Soğuk savaş döneminden kalma son ajan olarak zavallı adamı bulmuşlardı. Zavallı diyorum, çünkü adamın ajan olmadığı 24 saat geçmeden anlaşılmış, isim de değil, adamın eşkâlinin benzediğinin farkına varılmıştı.

Yaşlı adam kimsesizdi. Eşi onu çok önce terk-i diyar eylemiş, çocukları da hayırsız çıkmıştı. Çok az bir emekli maaşı alıyordu. Onunla da bir apartman dairesi tutmuş, hayata tutunmaya çalışıyordu. Saçı sakalı bir birine karışmıştı. Belki de berbere verecek parası yoktu, belki de kendi iradesiyle ve isteğiyle saçını uzatıyor, sakalını da bırakıyordu. Eski püskü elbiseler giyerdi, sanki bir yardım kuruluşunun verdiği yardımlardan alınmıştı. Çünkü pantolonu bol, gömleği dar, montu oldukça geniş gibiydi. Bütün bu detayları sonradan hatırladım. Zira ben de aynı mahallede oturuyordum ama bir üst sokaktaydım. Sıklıkla değilse bile zaman zaman yaşlı adamla karşılaşırdım. Çoğunlukla ya metroya binerken ya da parkta dinlenirken.

Yaşlı adamın başı sürekli önündeydi. Kimseye bakmaz, kimseyi incelemez, kimseyle pek işi olmazdı. Bazen cebinden küçük bir kitap çıkarır okur, bazen de bir gazete parçasında yazılanları ya da bulduğu bir bulmacayı çözerdi.

Polis, o mahallede bir ajan barındığı istihbaratını aldığında, tarifin aynen bu yaşlı adama benzemesi, adamcağızın derdest edilmesine neden olmuştu. Şükür ki mesele çok çabuk anlaşılmış, ajan yurt dışına uçmak isterken havalimanında ele geçirilmişti.

Ama nasıl olduysa oldu, o kadının “görgü tanıklığı” hem televizyonlarda hem de gazetelerin birinci sayfasında koca koca görüntü ve puntolarla afişe olmasına neden olmuştu.

Özgürlüğüne bir gece el koyanlar, sabaha karşı gerçek ajanın bulunmasıyla özgürlüğü iade etmişlerdi.

Akşamüzeriydi, ben metrodan indim, akşam yemeğine öteberi almak için bakkala yöneliyordum ki, o yaşlı adamı gördüm. Geçmiş olsun deyip dememe konusunda kararsız kaldım ama sonra elini tutup “geçmiş olsun” dedim. Gözüyle “sağ ol” dedi, yüzüne bir gülümseme geldi. O sıcaklıktan cesaret alarak, “şu kafede biraz oturalım mı, çay içeriz” dedim, “yok” demedi. Kafeye yöneldik ve dışarıdaki ilk masaya kurulduk.

Meseleyi sordum, o da anlattı. Aradıkları ajan sanki ikiziymiş gibi kendisine benziyormuş. Hani kendisi de polis olsa kendisini yakalarmış, “o derece yani” diyerek tebessüm etti; “Herhalde Rusya’da bir ikizim varmış da haberim yokmuş” diyerek de gülümsedi. Doğrusu yaşlı adamın gülümsediğini ilk kez görüyordum, daha önce başının yerden kalktığını bile görmemiştim.

Adam sustu, gelen çayı yudumladı, bardak elinde gözleri dalıp gitti. O konuşmayınca ben de sustum ama birden adamın ağzından bir cümle döküldü; “İşin garibi ne, biliyor musun?” diye sordu.

Bilmiyordum. İşin tamamı garipti ama işin içinde ‘özel olarak’ önemli bir gariplik var mıydı, doğrusu o kadar detaydan habersizdim.

Merakım uzun sürmedi, yaşlı adam anlatmaya devam etti;

-Üç gündür cebimde beş para yoktu. Emekli maaşına da daha bir hafta var. Evde yiyecek bir şey kalmamış, bulgur, simit, makarna bile yok. İki gündür ağzıma bir lokma yemek koymamış, o gece de aç karnına yatmıştım. Aç karnına uyumak ne mümkün. Bir sağa dönüyorum, bir sola.

Adam yutkundu, başına yine öne eğdi, sonra devam etti;

-Tabii eskiden böyle değildim. İnsanın başına ne zaman neyin geleceğini bilemezsin. Varımı yoğumu kaybettim. Şimdi bir emekli maaşına kaldık da, o da kiraya gidiyor. Kalanla da bir ay geçinmek zorundayım. Yemek dışında bir masrafım yok, yemek deyince öyle ziyafet sofrası kurduğum da yok.

Yaşlı adam yorulmuş gibi yeniden sustu. Bardakta kalan ve muhtemelen buz gibi olan çayın son yudumunu da tepesine çekerek devam etti;

-O gece artık dayanacak halim kalmamıştı. Kapı vuruldu, hatta sanki vurulmadı da kırıldı. Uyanık olduğum için hemen açtım, bir anda karşımda polisleri gördüm. Beni yere yatırdılar. Ne olduğunu sormadım, onlar da zaten söylemedi. Karakola götürdüler, ifade falan derken gün aydınlandı. Herkes yemeğe gitti, bana da bir çorba getirdiler. Üç gündür ağzıma giren tek lokma o çorba ve yanındaki bir parça ekmek oldu. Nereden bilecektim ki, yüce Mevla’mın rızkımı orada vereceğini…

Tebessüm etti ve sonra devam etti;

-Ajan olmadığım anlaşılınca da, baş komiser benden özür dileyerek yolcu etti. Meğer cebime de yüz lira koymuş, sonradan fark ettim. Aramada cebimde beş para bulamayınca demek ki durumumu anlamış. Verseydi almazdım, gizlice cebime koymuş, şimdi götürüp geri veremem ki…

Birer çay daha içtik, kalkarken ısrar etti ‘çay parasını ben vereyim’ diye. İzin vermedim, yemek yemeyi teklif ettim. “Komiserin parasıyla az önce yedim” dedi, sanki kendisine bir ziyafet çekmiş edasıyla…

Tam gidiyordu ki, birden döndü;

-En çok da neye üzülüyorum biliyor musun?

Ne yazık ki bunu da bilmiyordum, söylerse öğrenecektim ama cidden merak ettim;

-3 yıldır aynı apartmanda, aynı dairede, bir başıma oturuyorum. Bir gün dahi “bu adam ne yapar, ne eder” demeyenler, polis kapıma dayanınca beni tanıdığını söylemişler ya, ona üzülüyorum.

-Hiç tanıyan yok muydu?

-Ne gezer. Merdivende karşılaştıysam odur işte.

-Komşu ziyareti, ikramı da yok…

-Hayır.. Her akşam apartmana girdiğimde ve merdiveni çıktığımda her katta farklı yemek kokuları geliyor. Rahmetli eşimin yaptığı yemeklerin kokusu hem de. Ekmeğe muhtaç olduğum zamanlardan birisinde, kapımı tıklatıp, mis gibi kokan o yemeklerden sadece bir tabak ikram etmiş olsalardı gam yemeyecektim…

Sonra elini havada sallayıp gitti, ne diyebilirdim ki? Koca İstanbul, metropol kent; insanı daha duyarlı, daha modern, daha çağdaş, daha hassas ve hatta çoğu da hayvan sever…

***

Uzun zamandır yaşlı adamı görmüyorum. Hatta yalan olmasın sanki o olaydan sonra, kalan son tasını tarağını da toplayıp bizim mahalleden göçüp gitmişti. Yalnız başına yaşayan, dedikoduyu seven ve kendisini “önemli” görmek ve göstermek isteyen kadının “Bana böööle bir baktı” demesinden öte bir suçu da olmayan zavallı adamın hayatı kararmıştı. Sonra düşündüm, iyi ki başka bir suçlama ve başka tariflere denk gelmemişti. Hepimiz gibi o da sadece ‘böööle’ bir bakmış ve geçip gitmişti, ne vardı yani…

Naif Karabatak

Mizah içinde yayınlandı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir