Bizim köyün değişen kahvesi

Köyün kahvesi her zamanki gibi hınca hınç doluydu ama her zamanki kalabalıktan farklıydı. İlk anda farkın ne olduğunu anlayamadım. Biraz daha dikkatle bakınca yavaş yavaş anlamaya başladım. Hasan amcanın iki de bir “Ah Kaan ahh!” demesi anlamsızdı, sonra arada bir “Ulan İpek, seni elime geçirirsem boğacağım” diyordu ama bunu birisine karşı değil, sanki kendi kendine söylüyor, hatta sanki sesli şekilde mırıldıyor gibiydi.

Hüseyin amca “tarla işi tamam, budamayı yaptık” diye haykırdı.

Ahmet amca “Oooo ben yeni ürünleri de ektim. Çilek de karar kıldım. Bir dahakine kiraz ekeceğim. Onun da getirisi çok iyi” diyordu.

Mehmet amcanın “Şükür bugün de hayvanları yemledim, sütlerini sağdım” derken günün yorgunluğunu üzerinden atmış gibiydi.

Yeni ahır yapan, yeni ev yapan, kedi, köpek ve at alanlar.

Eskiden kahvede pişpirik oynarlardı. Ya da tavlada bir birine meydan okur, zarı atar, pulları tak diye vurur, iki iki mars, bir ders verirlerdi rakiplerine…

Sonra okeye dönerlerdi, döner döner durur, çifter çifter vururlardı. 51 oynarlardı, pis yediliyle bir birini gıcık ederlerdi.

Kâğıt kürek oyununu sevmem ama köylüler boş zamanlarında dedikodu etmektense oyunla oynaşla zaman öldürürlerdi. Hâlbuki Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşı da çoktan geçmişlerdi. Çoğu elini eteğini dünyadan çekmiş, ununu eleyip, eleğini sıvası dökülen duvara samıştı. Kimi üç kuruş emekli maaşıyla geçinir, kimi hasat mevsimine kurardı hayallerini.

Bayramlarda, seyranlarda, bir de bazen cenazelerde uğrardık köye. Ramazan bayramını fırsat bilerek, geldik köye. Eş, dost, akraba derken, soluğu kahvede aldım.

Köyün kahvesi, siyasetin kalbi gibidir.

İktidarın yaptıklarını da, yapmadıklarını da kahvede öğrenebilirsiniz. Yine kahvede muhalefetin yapamayacağı vaatleri, fırsat verseler neler yapabileceklerini de öğrenirsiniz.

Hayata dair her şey bu kahvededir.

Çaycı Cemal’in çayını yudumlayan köy ahalisi, çayın içine karıştırılan ‘siyaset tozu’nun da etkisiyle televizyonda yapılan açık oturumlara taş çıkartan atışmalar yaparlardı.

Kahvenin yarısı sağcıydı, yarısı solcu, arada kalanlar da orta yolcuydu. Kimi onu tutar, kimi bunu atardı. Ama asla bir birlerine hakaret etmezdi. Kızdırmanın dozunu birazcık arttırırlardı, hepsi bu.

Köyün delisi de tartışmaya katılır, arada en akıllı laflar onun dilinden dökülürdü.

Çok hoşuma giderdi köy kahvesindeki muhabbet.

Ama bu defa hiç kimse siyasetten bahsetmiyordu. Hasan amcanın “Ah Kaan ahhh” şikâyeti olmazsa köyün tamamı halinden memnun gibiydi. Hatta hiç olmadığı kadar memnunlardı. Tarlayı biçiyorlardı, ekiyorlardı, yeni ahırlar yapıyor, yeni evler inşa ediyorlardı. Gerçi henüz köyde yeni yapı görmedim ama demek ki köye yeni yerleşim alanı yapılmıştı.

Sonra bütün köylü yeni atlar alıyor, yeni koyunlar, yeni inekler, yeni keçiler. Bütün bunların yanında kedi, köpek de beslemeye başlıyorlardı. Eskiden “boğazımızı doyuramıyoruz be evladım” diyen büyüklerim, şimdi ne boğazlara bakıyorlardı.

Yeni bir kâhya almıştı Ali amca, çiftliğinin çitlerini örmüş, üç tane yeni hayvan barınağı yapmıştı.

Bütün bunları kapının hemen önünde gözlemlemiştim. Kahvedekilerin hiçbirisi geldiğimin farkına varmadı. Belki de farkına vardı da “gözden uzak olan, gönülden de ırak olur” diye düşünmüş olmalılar ki, beni “dost” defterinden silmişler ya da bana öyle geldi.

Bana mı öyle geldi, o an için tam karar veremdim ama bozuldum. Belki de çok bozuldum. Eskiden köye her geldiğimde, “Ooooo Naif bey oğlumuz gelmiş” diye kahvedeki amcalar ayağa kalkar, beni karşılar, kucaklar, bir de belimi kırarcasına sıkarlardı. Şimdi kimsenin umurunda değildim. Zengin oldular, bunlar da beni unutmuş diye düşündüm, üzüldüm.

Büyük şehirde “bencil” yığınların arasında yaşamak çok zor. Herkes kendisini düşünüyor, hiç kimsenin bir diğerinden haberi yok. Komşunun komşudan haberi yok. Aç da olsan, tok da kalsan kimin umurunda olacak?

Köye gelmemin tek nedeni de “kısa süreliğine” de olsa “insanlığı” bir kez daha tatmak. Çocukluk günlerini yad etmek, anıları tazelemek, ölmüşleri anmak, kalanlara sağlık sıhhat dilemek.

Bu defa farklı, köyde de insanlık kalmamış, hayat belirtisi yok be…

Tam sessizce kapıyı çekip çıkacaktım ki, köyün delisi Raşit’in sesi geldi, “O Naif kardeş gelmiş”…

Bir anda kahvede oturanlar başlarını kaldırıp, bana baktılar ve hep bir ağızdan “hoş geldin” deyip, yine başlarını önlerine eğdiler. İşte o arada herkesin elinde birer cep telefonu olduğunu gördüm, sadece bir an için olsa da gördüm.

Beni görmemelerinin ya da görmezden gelmelerinin cep telefonuyla alakası olacağını sanmıyordum. Baba dostu hepsi, onlara karşı saygıda kusur etmem, onlar da sevgilerini bugüne dek benden esirgemediler. Çok zorluk gördük, çok zorluk çektiler. En kötü günümüzde bir birimize destek olduk.

Paranın lafı edilmezdi aramızda, zaten para yoktu hiç birimizde.

Bütün köylü gündüzleri tarlada, akşamlar kahvede, geceleri evde zaman geçirirdi. Hasat zamanına kadar çalışır, çabalar, hasat zamanında da sefasını sürerlerdi. Yani öyle sefa sürecek kadar bir gelirleri olmazdı ama en azından kimseye muhtaç olmazlardı, en önemlisi de buydu.

Mehmet amca, köyün en yaşlısıydı. Onun öğüt niteliğindeki her sözü benim için kulağa küpe yapılacak cinstendi. “Ne kadar kazandığınızın önemi yok” derdi Mehmet amca, “Nasıl kazandığınız ve nerede harcadığınız çok daha önemli” diyerek, kazanmanın değil, kazanç şekline ve harcama yerine dikkat edilmesini öğütlerdi.

Mehmet amca, 80 yaşlarındaydı. Nasırlaşmış elleri gibi nasırlıydı yüzü. Güneşin altında geçen bir ömür, kararan yüz, nasırlaşan el, bükülen bel, derinleşen çizgiler, “neler yaşadığının” dışarı vurumuydu, içini de Allah biliyordu…

Toprak, Allah’ın bize en büyük armağanıdır” derdi Mehmet Amca, “Toprağa ne verirsen, sana birkaç mislini geri verir. Aynı toprağa ne tohumu atarsan, o yetişir. Aynı yerde domates yetişir, biber yetişir, arpa yetişir, buğday yetişir. İstersen gül yetiştir, istersen kavun, istersen karpuz. Aynı toprak, aynı güneş, aynı hava, aynı su ama ayrı ürün. Bu Allah’ın insanlara en büyük lütfudur, bunun kıymetini bilmek gerek” diye köylüye öğüt verirdi. Can kulağıyla dinlerdi köylüler ama kahvede Mehmet amca da yoktu, öğüt veren de yoktu, sohbet eden de yoktu, bir birini çekiştiren de yoktu. Siyaset konuşan hiç yoktu, ülkenin ahvali üzerine iki kelam eden de yoktu. Gözünü hırs bürümüştü bütün köylünün. Mal ne kadar da şirinmiş diye geçirdim içimden. Beni orada durduracak bir şey kalmamıştı. Deli Raşit’in seslenmesi üzerine gülümsedim, beni buyur etti, akıllıların davet edeceği yoktu, delinin davetine icabet etmek kaldı. Raşit’in yanına oturdum, çaycı Cemal bir bardak çayı uzattı bana, elimi sıktı, sarıldı, kucaklaştı. Koca kahvede sadece iki kişiden sıcaklık görmüştüm. Biri deli, biri de çaycı. Cemal gidince sohbet edecek tek kişi, köyün delisiydi. Deliyle de sohbet edilmezdi ama anlaşacağımız bir şekli olmalı dedim. Elimle bütün köylüyü göstererek Raşit’e, “Yahu ne olmuş bunlara” diye mırıldandım. Raşit, “Oooo, senin haberin yok, ben akıllandım, geri kalan herkes delirdi” dedi, güldü. Ben de güldüm. Kimin deli, kimin akıllı, kimin veli olduğunu kim bilirdi ki…

Yahu Raşit, bak bütün köylü zengin olmuş, bir sen, bir de ben züğürt kaldık. Hadi yine ben büyükşehirde başımın çaresine bakıyorum, sen burada sürünüyorsun be kardeş” dedim, güldü ama çok güldü. Önce hafif tebessüm etti, sonra bayağı bir gülümsemesi belirdi, sonra bastı kahkahayı. Bir iki dakika deli deli güldü. Deliydi zaten, gülmesini de kimse garipsemezdi.

Sonra sustu, durdu, duruldu, sakinleşti ve sessizliğe büründü. Birkaç dakika sonra mırıldandı. “Şimdi sen bu delilerin zengin olduğunu mu sanıyorsun, zengin olan benim. Bütün köylü karnımı doyurur, aç kalmam. Elbisem eskidiğinde yenisini verirler. Yani zengin olan benim.

Ama” dedim, “Onlar zengin ki, sana bakıyorlar

Öyle değil” dedi Deli Raşit, “Aç kalırsam yiyeceklerini çalarım diye korkar, beni bir güzel doyururlar.

Ama elbise de veriyorlarmış ya” dedim, ağzımdan aldı, “Yoksa çıplak gezerim diye korkuyorlar” dedi, güldü.

Yine de işleri iyi ki veriyorlar” diye biraz daha deşmek istedim. “Yok be Naif kardeş” dedi Raşit, kendinden beklenmeyen akıllılıkla devam etti; “Bunların hepsi delirmiş. Ellerine almışlar bir cep telefonu, tarlaları orada, ekinleri orada, inekleri orada, öküzleri orada, atları da orada. Kendi kendilerine ekiyor, biçiyor, satıyorlar. Karşılığında para veren yok, puan alıyor, onunla da karnını doyuramıyorlar.

Şimdi anlamıştım, bunlar oyun delisi olmuş, işi gücü hepten boşlamışlardı. Sanalda zengin olmuş, üç kuruşa muhtaç haldelerdi. Hasan amcanın iki de bir “Ah Kaan ahh!” demesin, arada bir “Ulan İpek, seni elime geçirirsem boğacağım” diye kızgınlığının sebebini merak ettiğimi söyledim, Deli Raşit, “Ha o mu, o hepten deli, cep telefonuyla okey oynuyor” dedi, güldü.

Ben gülmedim, bir kültürün, bir geleneğin, karşılıksız dostluğun, bütün dünyaya örnek olan insanlığın, hiç karşılık beklemeden yapılan yardımlaşmanın, doyulmaz muhabbetin, seviyeli ve ufuk açan tartışmanın, farklı görüşler ortaya koyarak asgari müşterekte anlaşmanın yok olmasına üzüldüm, gülmedim.

Gülmedim, çünkü üç yıldır köye gelmeyen benim, can dostları babamın emaneti olan benim farkıma varamamalarına üzüldüm, gülmedim.

Gülmedim, kahve kültürünün sanala kurban edilmesine, çalışıp çabalayarak kimseye muhtaç olmama öğüdünün, herkese muhtaç olmaya dönüşmesine üzüldüm, gülmedim.

Mehmet amcanın vefat ettiğini de Deli Raşit’ten öğrendim ve ilk kez köye geldiğim gün, geri döndüm. Bir daha döner miyim, şimdilik meçhul…

No: Bu yazı Dilhane Dergisinin Temmuz 2019 ayında yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir