Bu Araba Benim!

Her şey cami imamımızın beni çağırmasıyla başladı. ‘Bir konu var, müsait olduğunda görüşelim’ diye not göndermişti. İmam Cavit Efendi, işyerimizin hemen yanındaki camide görevliydi. Halim selim bir adamdı, herkes tarafından sevilir saygı duyulurdu. Kırmak hoş kaçmaz diye notu alır almaz yanına gittim; ‘Buyurun’ dedim ve işte her şey de o zaman başladı…

Efendim, camilerinin sıvası yapılacakmış, usta bizim semtte oturuyormuş, işyerine gelirken hayrıma onu da alıp getirsem, dönüşte de götürsem çok iyi olurmuş, hem sevapmış,  aynı zamanda, gariban birisiymiş hem iki aylık bir işi varmış dedi, bende kabul ettim. Ah keşke etmez olaydım.. Niye mi, anlatayım da öğrenin…

***

Sıvacının adı Cemal’di. İmam efendi beni tanıştırdı. Uzun boylu, etine dolgun, kır saçlı, tahminen 54-55 yaşlarında, bıyıklı, sakalı bir haftadır tıraş olmamış bir haldeydi. Yüzünde derin kırışıklıklar hâkimdi, boynu uzun, kırışık, teni esmerimsiydi, elleri nasırlı, kaba ve güçlüydü. Yüzü güven veriyordu, iyi bir dost olabilirdi.

Beni baştan aşağı süzdü, kıyafetime, saçıma, yüzüme dikkatlice baktı “kaç yıllık ehliyetin var” diye sordu, “30 yıllık” deyince “iyi” dedi.

Ne mezunusun, kaç yaşındasın, evli misin, çocukların var mı, yaşları kaç, kaçı kız, kaçı erkek, sağlık sorunları var mı, ne iş yapıyorsun, maaşın ne kadar, işinden memnun musun, maaşın yeterli mi, ek iş yapıyor musun.. daha aklıma gelmeyen yüzlerce soru sordu. Ben de sakin olmam lazım diye hepsini tek tek ve sabırla cevapladım.

Bazı cevaplarıma burun kıvırdı, bazılarını başıyla tasdik etti bazılarına da ‘hımmm’ diye garip ses çıkardı. Sanki beni özel şoför olarak alacakmış gibi davranıyordu. Bir anlam veremedim ama sabah 7.30’da buluşmak üzere ayrıldık.

***

O gün ilk seferimi yapacağım, 7.30’u biraz geçe aşağı indim, aracımın yanında Cemal efendi bekliyordu, “Böyle olmaz kardeşim. Bundan sonra tam vaktinde gel” diye ilk fırçamı yedim ama sesimi de çıkarmadım, ne de olsa arada çok değer verdiğim imam efendi vardı.

Aracın kapısını açıp oturdum, Cemal efendi aracın yanında beklemeye devam etti, “Buyurun, binin” diye seslendim. 

-Bu ne laubalilik, benden önce araca biniyorsun, kapımı açmıyorsun, diye çıkıştı, ‘La havle’ çekip kapıyı açtım ve yola çıktık. Aracın içini alıcı gibi kontrol etti; koltuğuna, aracın göğsüne, arkasına. “Aracın çok kirli, bir daha böyle görmek istemiyorum” diye emir vaki konuştu, sabır çekmeye devam ettim.

Moralim düzelsin diye radyonun düğmesine bastım, Orhan Baba ‘Batsın bu dünya’ diyordu ki, ‘hemen kanalı değiş’ diye kükredi. Meğerse klasik müzikten hoşlanıyormuş, aradım ama o anda bulamadım.  “Radyoyu boş ver, yarın klasik müzik CD’si al” diye emir verdi. Ben de “tamam” dedim, yine ya sabır çekerek. Sonra bir sigara çıkardım, aracın çakmak düğmesine bastım “ne yapıyorsun?” diye kükredi. Ağzımdan çıkan “sigara içeceğim” lafını ben bile duymadım. “Bir daha görmeyeyim. Ben sigara içilmesinden nefret ederim, bir de araçta mı tahammül edeceğim” dedi. Gerçi “ben sigara içmeyi seviyorum” diyecektim ama ne faydası olurdu ki…

Tam kavşaktan döneceğim, “nereye gidiyorsun?” diye kükredi. “İşyerine” dedim mülayimce. “Olur mu kardeşim, ben her sabah paça içmeden işe gitmem” dedi ve mecburen paçacının yolunu tuttuk. Tabi hesaplar benden gitti, sevaptır deyip seslenmedim.

Paçacıdan çıktık, tam kavşağı döneceğim “Yav eldiven unutmuşum, dön de bizim oradaki nalburdan alalım” dedi. İçimden söylene söylene döndüm. Eldiveni aldık. Bu sefer şuradan malasını alacağını, şuradan spatulayı, şuradan tel, şuradan şunu, buradan bunu diyene kadar ding beygiri gibi beni döndürdü. İşyerine vardığımda saat 10 olmuştu, iyi bir fırçada patronumdan yedim, “sevaptır” diye sineme çektim.

Akşam çıkışta, patron “bir yere ayrılmasın, acele bir yazı var onu yazsın” diye not gönderince bekledim. Tam mesai bitmesine yakın, yazı geldi alelacele cevaplayıp, çıktım. Tabii saat geçmişti, Cemal efendi de küplere binmişti, “Böyle lakaytlık olmaz, bu ne laubalilik, bir daha beni burada bekletme” diye söylendi durdu. İndim kapısını açtım, beyefendinin oturmasını bekledim, kapıyı kapatıp, devam ettim.

Kavşaktan bizim semte doğru dönecektim, “Eve bir şeyler alacağım, Bahçelievler tarafına dön!” diye emir verdi. Mecburen Bahçelievler’e gittik. Bir markette durdum, içeriye girdi, yarım saat sonra geldi “Yok burada domates pahalı, şu markette daha ucuz oraya gidelim” “Yav ne gerek var, oraya kadar harcayacağımız benzine yazık değil mi?” diye soramadım bile, benzin cebinden mi çıkıyordu ki…

Neyse alışverişi nerede ucuzsa orada olmak şartıyla bir çarşıya bir başka markete, manava, bakkala, çakala diye tamamladık. Eve vardığımda akşamın karanlığı çoktan şehrin üzerine çökmüştü. Kan ter içinde eve girdim. Bir dizi fırça da hanımdan yedim; evde yemeğe bekliyorlarmış da, evde ne yapılacak diye sormazmış da, eve ne lazım diye hiç bakmış mıyım da, neden eve para bırakmamışım da. Kafam kazan gibi sofraya oturduk, onlar yemek yedi, ben kendi kendimi. Ah nereden İmam efendiye “evet” demiştim ki. Ya yarın da böyle olursa?

Sabah tam saatinde aşağı indim, Cemal efendi henüz gelmemişti. Bekledim.. bekledim.. bekledim. Tam bir saat oldu gelmeyince işe gittim. Öğle üzeri Cemal Efendi geldi. Arkadaşlarımın ve vatandaşların yanında demediğini bırakmadı; nasıl beklemezmişim, benimle mi uğraşacakmış, evde rahat uyuyamayacak mıymış, her zaman saatinde gelmek zorundaymış mı daha neler neler.. Kuzu kuzu dinledim. Cemal Efendi gidince arkadaşlar “Bu kim?” diye soran gözlerle baktılar, ben de olanları anlattım. “Bu böyle olmaz, git İmam efendiyle konuş” dedilerse de ben “sevaptır” diye ses çıkarmadım.

Akşam mecburen Cemal Efendiyi almaya gittim. Arabada bir tomar fırçamı daha yedim. Biraz sakinleştikten sonra konuşmaya başladı. Siyasetten, ekonomiden, vizyondaki filmlerden, dış ilişkilerimizden, savaşlardan, barışlardan, aşklardan.. her konuda konuştu, her konuda da uzmandı. Nereden biliyordu bütün bunları anlamadım. O kadar yıl eğitim gördüm, yıllarca kitaplar okudum, yazılar yazdım, ben onun bildiğinin yüzde birini bilmiyorum.

Akşam alışverişimizi de bir önceki güne benzeyen şekilde yaptık, klasik müzik CD’sini almadığım için ayrıca bir fırça yedim ve dönüp onu da aldık, haliyle parası benden.

Tam bir buçuk ay anamdan emdiğim bütün sütler burnumda fitil fitil geldi. Her seferinde ‘la havle’ dedim, her seferinde ‘ya sabır’ çektim ve ‘sevaptır’ diye ses çıkarmadım.

***

O gün yine sabah tam saatinde aşağı indim. Komşum olan başka bir arkadaşım kapıda bekliyordu, servisi kaçırmış “ben de gelebilir miyim” dedi. Ben de tabii dedim, geçti öne oturdu. O sırada Cemal Efendi de geldi. Tekrar indim, arka kapıyı açtım, buyur ettim saygıyla. “Neden arka kapıyı açıyorsun?” dedi sert sert. Arkadaşımın önde oturduğunu söyledim. Gözlerinden ateşler fışkırdı, “ben aracın arkasına binmem. Hem benim bindiğim araçta bir başkası asla oturamaz. Çabuk insin aşağı, yoksa indirmesini bilirim” dedi.

İnsanın da bir vitesten atma zamanı oluyor demek ki, işte o zaman, bu zamanmış.

Çok hatırlamıyorum ama sanırım şöyle diyordum;

-Yav sana ne? Araba benim değil mi, istediğimi bindirir, istediğim yere de oturturum. Sana ne oluyor, sen ne yavan bir adamsın, sen ne gereksiz bir adamsın, sen ne lüzumsuz bir adamsın, yahu sen kimsin?

Bunu diyen ben miyim, hayatımda ilk defa yıldızları o zaman saydım. Yüzümün tam ortasına okkalı bir tokat yedim ve ondan sonrasını hiç hatırlamıyorum.

Gözümü Bakırköy Mazhar Osman Hastanesinde açtım. Meğerse adamı öyle bir dövmüş, hatta üzerine çıkıp zıplamışım ki, anlatılmazmış. Sürekli olarak da “bu araba benim” diye bağırıyormuşum.

Tedavim halen devam ediyor. Yolunuz düşerse uğrayın, getireceğiniz meyve suyunu birlikte içeriz ama sakın arabama laf etmeyin, sakın!

Not: Bu yazı Makas Dergisinin Ocak 2020 tarihli 11’inci sayısında yayımlanmıştır. (Naif Karabatak)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir