Çeyrek Ekmek

Ayakkabıcının çırağı çekine çekine uzattı iki buçuk kuruşu, ‘çeyrek’ ekmek istiyordu. Fırıncı bir çırağa baktı, bir çırağın avucundaki iki buçuk kuruşa ve bir de fırından yeni çıkmış, el yakan, mis gibi kokan, dumanı henüz üzerinde tüm tüm tüten bölünmemiş pideye…

Çırak fırına yakın ayakkabıcıda çalışıyordu. Ustası öğle yemeği vermiyor, aldığı haftalık da öğle yemeğine yetmiyordu. O ve onun gibi çıraklar da çareyi çeyrek ekmek almakta buluyordu.

Sadece çırak Yusuf değil, çarşıdaki bütün esnafın yanında üç kuruşa çalışanların derdi, öğle yemeğiydi. Yemekten geçmişlerdi, ezilen midelerini kandıracak yarım ya da çeyrek ekmeğe kalmışlardı. Tek sorun fırıncılar ekmeği bölmeye yanaşmıyordu. Sonra fırıncılar da alıştı; belki de çırakların aç biilaç akşamı etmelerine gönülleri razı gelmemişti. İşte o günden sonra memleketteki bütün fırınlar yarım ekmek ve çeyrek ekmek satmaya başlamıştı. Bir buçuk ekmek isteyebiliyordun artık, iki buçuk, hatta iki çeyrek ya da iki buçuk ve bir çeyrek…

Çocukluğumuzda ‘tırnaklı’ denen pideler ‘şehir ekmeği’ydi. Köy gibi kırsal alanların tamamında saçta yapılan ‘ev ekmeği’ olurdu. Ancak şehir ekmeğini, şehirde yaşayanların yemesi çok zaman aldı. Şehir ekmeğini sadece çarşı esnafı alır, evlere o ekmeğin götürülmesi ayıp sayılırdı. Eşi hasta olan, doğum yapmış olan ya da ekmek yapmayı bilmeyen kadınların eşleri çarşı ekmeği denen şehir ekmeğini fırından utana sıkıla alır, ceketinin içinde saklaya saklaya eve götürürdü.

Anadolu’da fırınlar sadece ekmek için kullanılmazdı, daha çok esnafın öğle yemeği için çalışırdı. Güveçler, tavalar, domatesler, biberler, patlıcanlar, soğanlar, patatesler, etler, balıklar, tavuklar, kadayıflar, börekler, baklavalar… farklı farklı hazırlanan ‘tepsi’ ve ‘güveç’ yemekleri fırınlara atılır, bol ekmekle öğle yemeği yenirdi. Zamanla çarşı ekmeği eve girmeye başlayınca, fırın yemekleri de evlere doğru yayıldı ve daha çok çeşitleri görülmeye başlandı. Fırın yemeği çeşidi çoğalıp, her evden yemek gelmeye başlayınca bu defa fırıncıların iş yükü arttı. Neredeyse ekmekten çok yemek pişmeye başladı ve bütün pişen yemekler de ücretsizdi. Fırıncılar, her yemeğin yanında satılan çok sayıdaki ekmekle sürümden kazanmayı umuyorlardı. Hatta düğün, sünnet, kına, taziye, mevlit gibi etkinliklerde yemek pişirme yükü fazlalaşsa da, ekmek miktarı da hatırı sayılır oranda artıyordu.

Aslında yemekler beleş pişmiyordu, yanında alınan ekmeklerle bir şekilde sübvanse ediliyordu. Yani yemek pişirmenin masrafı, ekmek satışının karından karşılanıyordu. Birinin zararını, diğeri telafi ediyordu. Ancak zamanla bunu istismar edenler oldu; fırında yemek pişirip, ekmeği başka yerden alanlar ya da pide değil de, ‘somun’ tarzı ekmeği sevenler…

Yemek çeşidi ve sayısı çok olunca karışan yemekler de ardı ardına geldi. ‘Bu lahmacun bizim değil, bizimkini almışlar, bizim biber eksik, patlıcan daha fazlaydı, bu patates bizim değil, bu tavanın eti az, biz çok et koyarız

Fırıncılar ekmek dışında her şey pişiriyor, ancak ‘kazanca’ dönüşmenin dışında yemedikleri fırça da kalmıyordu.

Fırına hiddetle giren bir müşteri, elindeki biberleri fırıncıya uzatarak, “Bu biberlerin yarısını pişir, yarısını pişirme” deyince fırıncıyla birlikte fırında bulunanların hepsi şaşkınlıkla hiddetli müşteriye baktı. Fırıncı “neden” diye soracak, onu da soramıyor. Yani bir biberin yarısı pişip, yarısının pişmemesi nasıl olur. Kızgın fırına atılan biberin her bir yanı pişer.

Belki de pişmez…

Fırıncı da bunu sordu, öyle şey mi olur, fırına atılan biberin her yanı pişer…

Adam bu değerlendirmeyi bekliyormuş ki, hiddetle atıldı, “Geçen günkü biberin bir yanı pişmiş, bir yanı olduğu gibi kalmıştı ama..

Adam haklı, müşteri her zaman haklı…

Fırıncı da haklıydı tabii…

Ve böylece herkes hakkını kullanmaya başladı. Fırınlar yemekleri ücretli pişirmeye başladı, ekmek almasan da olurdu ama mecburdun ekmek almaya. Pişirim ücretli olunca fırına gelen yemekler daha dolu, daha az, daha çeşitli ama daha kaliteli olmaya başladı. Evde elektrik, tüp, doğalgaz gibi harcamaları kısıp, fırında beleş yemek devri bitmişti. Böylece gerçekten fırında pişmesi gerekenler fırına geliyor, bazen de ‘mecburen’ fırın yemeğine mahkûm olanların başvurduğu yer haline geliyordu. Zamanla lokantaların fırını olmaya başladı. Artık evde hazırlayıp fırında pişirmektense, lokantada fırın yemeği yemenin yolu açılmıştı.

Sonra ekmekler de bozulmaya başladı; daha çok maya kullananlar, hamuru dinlendirmeyenler görüldü. Artık ekmekler kısa sürede ‘tahta gibi’ oluyor, dumanı tüm tüm tüten, mis kokulu ekmeklere hasret kalınıyordu. Bu defa ‘iyi fırıncı’ seçilmeye başlandı, her mahallede birden fazla açılan fırınlar arasında tercih şansı doğdu.

Belki her şey bir çeyrek ekmekle başlamıştı.

Belki de esnafa hizmetten, evlere hizmete dönüşerek bir kültür olmuştu.

O kültür, o çeyrek ekmekle başlamıştı.

Bugün büyükşehirlerin her köşesini kaplayan fırınların varlığı da, o çeyrek ekmeğin kokusunda saklı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir