Devlet bize bakmıyo

Taşkesen köyünün muhtarı Cemal ağa karakol komutanını kapıya kadar uğurladı. Komutan iyiniyetli bir ayrılma sözü yerine “unutma ha muhtar, bir aksilik olmasın, sonra külahları değişiriz” dedi. Muhtarın sesi çatallı çıktı ama kararlıydı sanki “Sen meraklanma komutan, her bir şeyle ben, kendim, şahsen, bizzat ilgilenirim” dedi.

Muhtar odaya geçti, kapıyı kapattı, tahta divanın ucuna doğru oturdu. Nedense divana kurulmak içinden gelmemişti. Şöyle ucunda oturmak daha iyiydi. Nasılsa bu dünyada kalıcı değildi ki, gönlünce kurulaydı. “O kadar derdim var, benim düşündüğüm şeye bak” dedi, gülümseyerek. Divanda bulunan halı yastığa sırtını yasladı, derin düşüncelere daldı. O kadar derine dalmış olmalı ki, eşinin odaya girdiğini duymadı. “Hayrola ağam” dedi hanımı, “Komutan kötü bir haber mi getirdi” diye sordu. “Yok..” dedi önce, sonra “Ne yapacağız hanım bilmiyorum. 50 yıldır muhtarım, benden önce de babam muhtardı. Bu köy hiç vali görmedi, köyden dışarıya adım atamayan köylüler de hiç vali görmedi, kaymakamı bile bilmezler..” Hanımı heyecanla, “Ne! Yoksa köyümüze kaymakam mı gelecek?” diye sordu. Muhtar elini havada salladı, “Keşke kaymakam olsa, vali gelecek, vali. Hanımının heyecanı bir kat daha arttı, “Ne diyorsun ağam, vali mi gelecek, koskocaman vali, dağ gibi vali, devlet gibi vali” “He” dedi muhtar, çıktığı düşüncesine geri döndü.

Muhtarın hanımın heyecanına diyecek yoktu. Bak, hayalleri gerçek oluyordu. Sonunda devlet onları da görecekti. Bütün köylü gibi o da ilk kez vali görecekti, belki vali de onları görecekti. Düşünmesi bile insanı ürkütüyordu. Yani yürüdükleri köyün taşlı ve topraklı yolunda vali bey de yürüyecekti. Tezeklerin arasından geçecekti. Köyün yabanına varacaktı. Çeşmenin başında belki soluklanacaktı. Köylü kadınlarla dedikodu ettikleri o ağacın altından geçecekti. Belki.. belki evlerine kadar gelecekti. Allah’ım bu nasıl bir şey acaba diye sordu kendi kendine ama cevabı yoktu, çünkü bunun bir tecrübesi yoktu.

Hanımı kendi kendine hayal kurarken muhtar dışarıya çıktı, kâhyasına seslendi. Birkaç dakika içinde kapının önünde biten kâhyasına talimatlar yağdırdı. Bütün köye haber salmasını, akşam köy odasına çok önemli bir toplantı olacağını, çaycı Rüstem efendinin de mutlaka gelmesini, çoluk çocuğun gelmemesini, kafa şişireceklerini bir biri ardına sıraladı. Kâhya da meraklanmıştı, “Ağam, önemli şey nedir?” diye sordu ama ağanın cevap verecek hali yoktu.

***

Köylü akşam namazından hemen sonra köy odasına doluşmuştu. “Önemli haber” kısmı bütün köylünün merakını cezbetmişti. Bu köyde önemli bir haber olmazdı, önemsiz haber de olmazdı, hatta hiç haber olmazdı. Şakalaşmalar, ufak tefek atışmalar ve kahvedeki bağrışmalardan başka ne önemli olabilirdi ki? Belki de çaycı Rüstem’in çayı bayattır, o günün en önemli haberi odur, başka nedir?

Muhtar köy odasına geldiğinde oda tıka basa doluydu. Kapının hemen yanında köyün delisi Seyfi vardı. Muhtar bir iki öksürükten sonra gıcıklaşan boğazını temizledi ve toplanma sebebini anlatmaya başladı;

-Hepinizi işinizden, gücünüzden ettim, buraya kadar çağırdım. Sağ olun hepiniz de beni kırmayıp geldiniz.. diyordu ki, deli Seyfi atıldı, “Yav mıhtar, bunların ne önemli işi olacak ki, buraya gelmezse kahvede pişpirik oynayacaklardı”

Köylüler Seyfi’ye karşı homurdansa da, muhtar onları el işaretiyle susturdu. Mesele çok daha önemliydi. Devam etti muhtar; “Arkadaşlar, içinizde kaymakam gören var mı?” bu soruya hep birlikte bütün köylü “Yoktur” diye cevap verdi. “Vali gören var mı?” diye sormayı gereksiz gördü ama bütün köylünün “Jandarma” gördüğünü çok iyi biliyordu.

Muhtar devam etti, “Arkadaşlar benim gibi sizler de vali görmediniz, biliyorum. Birkaç toplantıda tam denk gelecektim ki, kısmet olmadı. Yani ben de aynen sizin gibi devletin bir valisini görmüş değilim.”

Deli Seyfi atıldı; “Yav mıhtar, biz Vali görmedik de, vali bizi gördü mü peki? Hani o devlet ya, bizi görmüştür”

Muhtar gülümsedi, “Yok Seyfi, bizi gören vali de henüz yok.”

Seyfi ayağa kalkıp, bir eliyle köylüyü, diğer eliyle de güya dışarıdaki köyü göstererek, “Halinizden belli zaten, hele şu suratlara bak, devlet bile size bakmıyor.” dedi, hep birlikte gülüştüler.

Muhtar devam etti;

-Lafı uzatmayayım, yeni eğitim öğretim döneminin açılışı bizim köyün okulunda yapılacakmış. Komutan geldi. Şehrimize yeni atanan vali beyin de törene geleceğini, kurum amirlerinin de yanında olacağını söyledi. Yani görkemli açılış, bizim köyde olacakmış.”

Deli Seyfi yine atıldı; “Açılışa gelecek hali yok ya, açılış için önce bir şeyi yapmak lazım”

“Maalesef..” diye Seyfi’ye hak veren muhtar, “Köyümüzün yol sorunu var, su sorunu var, kanalizasyon sorunu zaten var.”

Deli Seyfi bir kahkaha atarak, “Yav mıhtar, bizde de var olan hep yokmuş, yok olan varlar nedir, bir anlatsan ya..”

Muhtarın da köylülerin de kafası karıştı. Var olan yoklar, yok olan varlar diye elleriyle saymaya başladı, sonra vazgeçtiler. Muhtar devam etti;

“Sorunumuz çok arkadaşlar. İşte belki bu tören çözümü de beraberinde getirir. Vali beyi memnun edersek, köyümüzün her bir şeyi de olur”

Köylülerden birisi atıldı; “Peki muhtar bu vali dediğin nasıl bir şey oluyor?” diye sordu ama sadece onun sorusuyla kalmadı, sorular da, cevaplar da bir biri ardına dizliverdi köy odasının kerpiç duvarlarında…

-Senin benim gibi bir şeydir herhalde.

-Olur mu muhtar, koca vali?

-Boyu posu ne kadardır acaba, şu kapıdan geçer mi?

-Boyu iki buçuk metre vardır

-150 kiloluk olmalı.

-Saçı, kaşı, gözü bizim gibi midir ki?

-Yemek yer mi mıhtar, su içer mi?

“Neyse de ney” dedi muhtar, “Gelince hep birlikte göreceğiz. Şimdi görev bölümü yapacağız.”

Bu arada çaycı Rüstem bir tepsi çayı daha dağıtıyordu. Bu dağıttığı beşinci tepsi olmalıydı. Keşke kahvede olsaydı “ne kâr ederdim” diye geçirdi içinden.

Muhtar herkese görevini verdi. Okulun yanına kazanlar kurulacak, kadınlar yemek yapacaktı. Okula bir öğretmen atanmıştı, o da vali beyden birkaç gün önce gelecekti, Komutan öyle demişti. Öğrenciler de temiz kıyafetle okula gelecekti. Bu arada okulu badana etmek de gerekiyordu ki, bu işi Kazım yapardı, “Sen merak etme muhtar” dedi Kazım.

***

O gece bütün köylü vali beyi rüyasında gördü. Kimi şöyle gördü, kimi böyle gördü ama hepsi de boylu, poslu, endamlı ve çok güzel bir vali gördü. Günler geldi geçti, köylünün arasındaki muhabbetin tek konusu valiydi ve valinin eşkâlini çizmekti. Gün geçtikçe valinin boyu uzuyordu, posu da uzuyordu, endamı farklılaşıyor, siması ise güzelleştikçe güzelleşiyordu. Kilosu da her gün artıyor, arttıkça artıyordu. Kadınlar farklı anlatıyordu valiyi, çocuklar farklı, gençler farklı, yaşlılar farklı ama hepsinin ortak noktası, “ulaşılamaz müstesna bir insan” olduğuydu. Çünkü vali orada yaşayan herkesten farklıydı, hatta köyün tümünü toplasan bir vali etmezdi, ikiyle çarpsan da etmezdi, üçle çarpsan da, bölsen de parçalasan da…

Derken Eylül ayı geldi ve okulların açılmasına tam bir gün kaldı. Muhtar bütün hazırlıkları kontrol etti, yarın şehrin ileri gelenleri de, bir türlü geri gitmeyenleri de köylerine gelecekti. En önemlisi vali bey gelecekti ve bu köy ve bu insanlar, bu dağ, bu tepe, şu ağaçlar, yerdeki ot, gökteki ay ilk kez vali görecekti.

Sabah namazını kılan köylüler köyün girişinde beklemeye başladı. Beklediler.. beklediler ve nihayet öğleye doğru şehirden gelen konvoy ufukta göründü, hem de toz ve dumanla birlikte.

Köylülerin kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Kolay değildi ilk kez vali göreceklerdi ve vali de ilk kez kendilerini görecekti. Gerçi kendileri gibi insanlar her yerde vardı ama vali gibi insanlar her yerde bulunmazdı.

Konvoy yaklaştı, araçlar daha durmadan kapılar açıldı, pata küte sesler eşliğinde alelacele insanlar indi, selama duruldu, bir sürü insan, bir sürü köylünün elini sıktı, tören alanına doğru geçti. Ama bütün köylünün gözü sıktıkları elin sahiplerinde değil, ilerideydi. Muhtar da, köyüler de konukların elini sıkıyor, “hoş gelmişseniz” diyordu ama ayaklarının ucuna basıp, başlarını da kaldırarak daha ileriyi, daha da ileriyi görmek için çabalıyorlardı. Köylüler hem ileriye doğru bakıyor hem de bir birlerine mırıldanıyorlardı; bak devlet yine bizi görmedi, vali yine bize gelmedi, bizi görmek istemiyorlar…”

Vali beyin canı sıkıldı, önce belli etmemeye çalıştı ama sonra daha fazla dayanamadı, muhtarı sordu, bir çırpıda muhtarı karşısına dikti görevliler; “Muhtar, bütün köylü nereye bakıyor, ne diye fısıldaşıyorlar böyle”

Muhtar, “Beyim bizim köy ilk kez vali görecek de, vali bey gelmedi, meraklandık, ona bakıyoruz.”

Vali bey gülümsedi, oturduğu koltuktan kalktı, vali bekleyen köylünün yanına geri döndü. Köylüler hemen önlerinde şık takım elbiseli, zayıf, kısa boylu birisine yine ilgi göstermedi. Muhtara dönen vali, “O beklediğiniz vali benim, siz nasıl bir vali bekliyorsunuz, onu merak etim” diye sordu. Köylüler şaşırdı, bu bir şaka olmalıydı ve şakanın sırası değildi. Köylülerin hayaliyle oynamaya bu adamın hakkı da yoktu.. ama.. sanki bu adamın diyeceği çoktu!

Vali bey köylüye dönerek, “Sevgili kardeşlerim, köyünüz bugüne kadar ihmal edilmiş, belli. Ne yolunuz var, ne suyunuz. Hatta gelen size yüzünü bile göstermemiş, size hak veriyorum. Görev sürem boyunca kapım da gönlüm de sizlere açık” deyince köylüler, deminden beri bakmadıkları için mahcubiyet duydukları vali beye dikkatlice bakıp, “Vali bey de bizim gibi insanmış be” diyerek hepsi yeniden tokalaşma kuyruğuna girdi.

Taşkesenliler sonunda vali görmüşlerdi ama en önemlisi sonunda devlet de Taşkesenlileri görmüş, hizmetler bir biri ardına gelmişti.

***

Dipnot: 2000’li yılların başında yaşanan bu olaya konu olan yer Van’da herhangi bir köy, vali ise TV programcısı da olan Erkan Tan’ın babası, şimdi emekli olan Hikmet Tan’dır. Bu olayı Sayın Tan’dan bizzat dinlemiştim, hikayeleştirmesi bana kaldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir