Devletin haberi niye yok?

Ahmet amcayla tanışmam çok ilginçti. Belki bir tevafuktu bizi karşılaştıran ama onu gördüğüm günden bu yana hayata bakış açım değişti. İlk kez o zaman “devletin her şeyden haberinin olması gerektiğine” ciddi ciddi inandım. Oysa ben “devlet, her şeyimize neden müdahil oluyor ki”, diye kızıp duranlardandım.

Üsküdar’da salaş bir lokantada eşimle birlikte akşam yemeği yiyorduk. Salaş dediğime bakmayın, kendisi salaş, yemekleri harika, fiyatı uygun. Zaten fiyatı uygun olmazsa bizim gibi ‘sıradan’ insanların ne işi olur ki?

Olurmuş…

Ahmet amca öyle söyledi.

Masamızın hemen yanında, yalnız başına ve –bizim mükellef sofranın aksine– tek çeşit yemeğini yiyen Ahmet amca ile tanışmamız gerçekten ilginçti ama gerçekten ilginç.

70 yaşlarında vardı. Saçı pek kalmamış, hafif bir sakalı var. Üstündeki elbiseler çok eski ama tertemiz. Yüzü kırış kırış ama kirli değil.

Yemekten sonra henüz çay gelmeden el yıkamak için ikimiz de aynı anda kalkınca aramızda bir gülümseme, sonrasında da bir muhabbetin kapısı aralanmış oldu.

Eskiden zengin değilse de hali vakti yerinde birisiymiş Ahmet amca. Sonra işleri kırılmış, pandemi döneminde de tamamen kapatmak zorunda kaldığı dükkânı, ekmek teknesi olmaktan çoktan çıkmış. “Kırgınım” dedi Ahmet amca, “kime?” diye sordum “devlete” dedi anlatmaya başladı.

“Geçen hafif bir öksürüğüm vardı. Aile hekimine gittim. Korona oldum mu diye tereddüdüm vardı ama şükür değilmişim. Eskiden kalan bir faranjitim vardı. Doktor hanım kızım bir ilaç yazdı, ben de ilacı almak için eczaneye gittim. Eczanedeki genç ‘Amca bu ilaçtan evinizde var. O bitsin sonra gel al’ deyince şaşırdım. Sağlıktaki bu sistem güzel bir sistemdi. Demek devlet, benim evimde, henüz kullanmadığım ilacın miktarını biliyordu. Zaten bilmesi de lazımdı. Yoksa sağlık sistemi çökerdi.”

-Eee bunda kırgın olacak ne var, onu anlamadım.

Öyle deme. Bak ben devletin evimdeki ilacın miktarından haberdar olmasına bir şey demedim. Hatta bunun iyi bir şey olduğunu da söyledim.

Sana başka bir şey anlatayım. Banka hesabına yüklü miktarda para geldiğinde de devlet bundan haberdar oluyor ve haberdar olmakla kalmıyor, ‘ne oluyor?’ diye takibe de alıyor. Bak buna da bir şey demeyeceğim. Çünkü devlet kara para aklamayı veya ‘nereden buldun’u merak ediyor ve vergi kaçırmayı engellemeye çalışıyor. Yapılan doğru ve tamamen yasal. Tabi mutlu azınlık bunun dışında (gülüyor)

-Sanırım ben yaşlandım, halen neden kırgın olduğunu anlayamadım.

Anlatayım güzel kardeşim, anlatayım.

Hani bilirsin, Mehmet Akif Ersoy’un Koca Karı ile Ömer şiirinde geçen biz dize var; ‘Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu, Gelir de adl-i İlâhi Ömer’den sorar onu!

-Evet…

O koca karı bile biliyor ki, devletin her şeyden haberinin olmasının, aynı zamanda bir adaletin tesisi için gerekli olduğunu.

-Yani…

Yani şu ki, devlet vatandaşını röntgenlemek, fişlemek, kısımlara ayırmak, gruplara bölmek, renklerle boyamak veya bezemek için değil, adalet için ve haksızlığa uğramaması, mağdur düşmemesi için ‘bilgilenmesi’ gerekir. Bir devlette vatandaş acından ölmemeli, bir ekmek bulamayacak hale düşmemeli. Düşünce anında müdahale edecek bir mekanizmaya sahip olmalı. Tıpkı evde biten ilaç gibi, peynir bittiğinde de, zeytin bittiğinde de, ekmek bittiğinde de ve bunu belli bir süre alamadığında da devreye girmeli. Cebime giren parada gözü olan devletin, cebimde biten paraya da bir zahmet göz atması gerekir. Dicle’nin kenarında ‘devletinden emin’ otlayan koyunu, kurtlara karşı koruyan bir devlet istemek lüks değil, ihtiyaçtır.

-Ama senin bu dediğin kişisel verileri koruma kanununa aykırı.

Keşke her şey kanuna uygun olsa ve keşke insanların lehine kanunları anında düzenleyip, içini doldurabilseler…

-Yine şükür, bak bizim gibi salaş da olsa bu lokantada yemek yiyebiliyorsun, durumun iyi değilse de normal.. dedim ama demez olaydım.

Yok, o öyle değil. Devletin haberi yok bizim mutfaktan, cebimin boşluğundan, bankadaki borçlarımdan ama bu lokantanın sahibinin haberi var. Devletin onca istihbaratına, güvenlik güçlerine, sosyal kurumlarına, hatta vakıflara, derneklere rağmen, hiçbirisinin haberi yok. Çok şükür ben de hiçbirisine gidip el açmam, boyun eğmem ama Emin usta öyle değil. Nasıl olmuşsa olmuş duymuş. Aslında onun babasıyla Çengelköy’de dükkânımız vardı. Belki de ondan dolayı beni biliyor, tanıyor. Evime kadar geldi, bana günahlarını yükleyeceğini söyledi. İşte o gün, bugün, günde bir kez buraya gelip, bir kap yemek yiyorum. Aslında istediğim kadar yeme hakkım var ama ben o hakkı suiistimal etmiyor, bir öğün ve bir kapla yetinerek, yük olmamaya çalışıyorum.

-Peki devlet…

Devlet, sadece ağlayana mama veren ilginç bir yapı kurmuş. Ağlamayanı arayıp bulma mekanizmasına henüz kavuşamamış.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir