Dünyanın çivisi çıkarken…

Bazen düşünürüm, acaba “dünya da insan gibi mi yaşlanır” diye. Milyarlarca yıldır yükümüzü çeken dünyanın çivisi bir gün çıkar mı, yoksa kıyamet denilen şey, tam da böyle bir şey mi?

Dünyayı bir insan olarak düşünürsek, onun da bir doğumu, bir gelişme dönemi, bir büyüme evresi, bir yaşlanma süresi ve sonunda ölmesi mi gerekiyor?

Aslında kopan bir kıyamet değil, adım adım kıyamete doğru bir gidiş mi söz konusu olan. Kıyamet, yapılacak hiçbir şey kalmadığında vurulacak son nokta, son darbe mi?

Kıyamet, kapıyı örtüp gitmek mi?

Kapıyı örtmeye gelene dek, içeridekileri boşaltmak, kıyamete hazırlık mı?

Sorulacak çok soru var ama verilecek cevaplar çok da sağlıklı olmaz, hoşumuza gitmez, haz edeceğimiz cevapları bulamayabiliriz.

Kendi elimizle dünyayı yok ederken, olanlar ve olacaklara ah vah etmenin bir faydasının olmadığını da biliyoruz.

Başta Amerika olmak üzere dünyanın dört bir yanında sürekli devam eden ve neredeyse ‘olağan afet’ haline gelen yangın, sel, fırtına, kasırga, tusunami.. gibi yıkıp geçen, insanları yerinden eden, canını ve malını alan afetleri bir film gibi izliyor, haber bittikten sonra da unutup gidiyorduk.

Aslında bütün bu felaketlerin bize çok da uzak olmadığı bir gerçekti.

Ben hayatımda böyle yağmur görmedim” diye başlardı yaşlılar.

Sonra bir diğeri “Hayatımda ilk kez böyle fırtına gördüm” derdi şiddetli esen bir rüzgârda.

O yaz çok sıcak olmuştu, ilk kez Nisan’da böyle yağmur görmüştük veya bu kış ilk kez bu kadar sıcak geçmişti. İlk kez kar yağmamıştı veya ilk kez kar yağmıştı.

Mevsimler şaşırmıştı belki.

Kendine gel diye şehirlere ve şehirlerin havasına ayar vermeye çalışmıştık, esprili bir şekilde.

Oysa espri kaldıracak halde değildik, iyi biliyorduk.

Dünyanın çivisi çıkıyordu ve biz onu yeniden sabitleyemiyorduk.

Çiviyi gevşeten, onu yalama eden bizdik.

Doğayı katlediyor, umursamıyorduk.

Çevreyi harap ediyor, umursamıyorduk.

Her şeyi kirletiyorduk, her şeyi bozuyor, her şeyi daha çok kazanma adına harcıyorduk.

Bir saniye ayırmamak için dünyanın ömrünü eksiltebiliyorduk.

Medeni olduğumuzu söylerken elimizdeki çöpü sağa sola saçabiliyorduk.

Doğayı katlederken, doğanın katledilişine yanıyorduk.

Selin geçeceği yere ev kurarken, selden etkilenmemeyi düşlüyorduk.

Dere yatağına ev yaparken, derenin taşmayacağı konusunda teminat aldığımızı sanıyorduk.

En ufak sarsıntıda yıkılacak evde gönül rahatlığıyla oturuyorduk, üç kuruş daha ucuz diye.

Hiçbir şeyimiz doğru değildi.

İçip içip atılan şişelerin ormanları yakacağını adımız gibi biliyorduk ama adımızı söyleyemeyecek kadar sarhoştuk.

Sadece bu tür sorumsuzluklar değil, bazen siyasi hesaplarla yaktık ormanları, hem de cayır cayır.

Yaktığımız bir ağaç değildi, binlerce ağaçtı, içinde türlü türlü canlı vardı. Bize hiç zararı olmayan binlerce canlı, cayır cayır yanıyordu. Sadece onlar değil ormanda oksijen vardı, yağmur vardı, temiz hava vardı, toprak vardı, gelecek vardı, yarınlar vardı.

Ama önemli değildi. İhaleyi alan bir terör örgütü kibrit çalacak kadar soysuz olabiliyordu. O kibriti eline tutuşturanlar ondan daha soysuzdu.

Orman yangınlarını söndürmek için canla başla çalışanların emeğini bile “sırf siyasi hesaplarla görmeyen soysuzlar” içimizde, bizimle birlikte yaşıyordu.

Biz dünyaya karşı iyi değildik ama dünyanın bize karşı iyi olmasını bekliyorduk.

Bizimle birlikte yaşlanan ama daha yavaş ölen dünyayı, daha erken öldürmek için elimizden geleni ardımıza koymuyor ve üstelik bundan şikâyetçi de oluyorduk.

Belki de timsah gözyaşıydı, gözlerimizden dökülen.

Bir tarafta ormanlar yanarken, diğer tarafta mangalı yelleyerek üzülüyorduk.

Birileri bir salgın hastalık çıkarıyor, salgının daha da yayılması için hepimiz elbirliğiyle çabalıyorduk.

Salgını çıkaran zenginleşiyordu, salgına uğrayanlarsa hem hastalanıyor hem fakirleşiyordu.

Salgını önleyecek ilaç çıkmayınca eleştiriyor, çıkınca kullanmıyorduk.

Hastalığı önleyecek aşı üretilmeyince şikâyet ediyor, aşıya ulaşamayınca kızıyor, aşıya ulaştığımızda da olmuyorduk; bahanelerimiz çoktu, hepsi bir birinden boştu.

İnsanları renklerine göre istifliyor, ülkelerine göre sınıflara ayırıyor, inançlarına göre kategorize ediyorduk.

Sonra zenginleri başımızın üstüne koyup, fakirlere bir tekmeyi de biz vurmak için sıraya giriyorduk.

Savaş çıkaranı değil, savaşın mağdur ettiklerini horlamak için sıraya giriyorduk. Hatta o kadar aşağılık tiplerimiz vardı ki, “sen niye mülteci oldun kardeşim” diye meydan dayağı atmaktan çekinmiyor, kendi yaptığı pislikleri, onda görmek istemiyordu.

Biz mülteciye karşı değildik zaten, “hatadan münezzeh mülteci” olursa çok iyi olurdu, bizim gibi hatadan münezzeh!

Güzelliklerimiz de oluyordu.

Hasbelkader radyo, televizyon ve sosyal medyaya ulaşabilen mağdurlar hep şanslı olurdu. Bir anda yardımlar oluk gibi akardı tek bir kişiye, milyonlarca mağdur da şaşkınlıkla öylece seyrederdi…

Biz sadece dünyanın çivisini çıkartmıyorduk, insanlığın çivisini de bulunmaz yerlere atmak için canla başla çabalıyorduk.

Bütün bu yaptıklarımızla çocuklarımıza, torunlarımıza ve onlardan olacak nesillere güzel bir dünya bırakmayacağımız kesin gibi ama daha da kötüsü onlara bırakılacak bir insanlık da kalmıyor, yok olup gidiyor.

Sevgiyi el birliğiyle öldürüyorduk, aşkı öldürüyorduk, merhameti bir tarafa atmış, vicdanı rafa kaldırmıştık.

Dünyanın çivisini çıkarmaya doymuyoruz, bizi biz yapan insanlığımızın da çivisini kökünden çekip atmak için uğraş veriyoruz.

Ha gayret, az kaldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir