Hacivat ve Karagöz’le ilk tanışmam

Kapıyı usulca araladım, içerisi karanlıktı ve ben korkudan tir tir titriyordum. Başımı kapının aralığından uzattım, hiçbir şey görünmüyor. Odaya girmeden bir kez daha dönüp baktım, beni gören yoktu. Bu iyiydi ama karanlık odaya nasıl girecektim, etrafı nasıl kontrol edecektim. Elimi kapının hemen yanındaki duvara atarak el yordamıyla odayı aydınlatacak ışığın düğmesini bulmaya çalıştım, sonunda buldum da.

Bu arada zil çalmış, herkes sınıflara girmişti. Birazdan yokluğum anlaşılacak, öğretmenimiz telaşa kapılacaktı, belki de kızıp, küplere binecekti. Yakaladığı ilk anda da kulağımdan çekecek ya da tahtaya çıkarıp tek ayak üzerinde durdurarak beni arkadaşlarımın yanında küçük düşürecekti. En iyisi fazla oyalanmadan görüp gitmekti.

Okulumuzda Hacivat ve Karagöz gösterisi yapılacaktı. Tiyatrocular malzemeleri depoya taşırken görmüştüm. Hatta aralarında konuştuklarına da kulak misafiri olmuştum. Hacivat ve Karagöz oyunu yarın sabah okulumuzda sahnelenecekti. Bütün malzemeleri taşıyorlarmış ki, sabah telaşa kapılmasınlar. Hacivat ve Karagöz’ü de depoya koymuşlar.

Işığı yakmama rağmen depo karanlıktı. Hem ders saatinde burada olmaktan, hem de izinsiz depoya girmekten dolayı biraz ürkmüştüm. Hatta boncuk boncuk terlemeye bile başlamıştım. Ya bir gören olursa ya öğretmen veya okul müdürü beni ararsa ya hademe amca depoya girerse.. Aklımda cevaplaması mümkün olmayan sorularla depoya göz gezdiriyor, Hacivat ve Karagöz’le iki kelam konuşmak istiyordum.

Evet işte bulmuştum. Birkaç saat önce tiyatrocuların taşıdığı paketlere benzer paketler işte tam karşımdaydı. Hacivat ve Karagöz’ün içinde olduğundan emin olduğum paket de en üstteydi.

Kaç saattir o paketin içinde nasıl duruyorlardı, nefes almıyor mu, karınları hiç acıkmıyor mu, tuvalet ihtiyacı duymuyorlar mı.. merakım çoktu ama bunun cevabını verecek olan da bizzat Hacivat’la Karagöz’ün ta kendisiydi. Kutuyu açınca ilk önce bunu soracaktım. Sonra da bana özel bir gösteri yapmalarını isteyecektim. Eee ben de bunu hak ettim. Az emek sarf etmedim. Koca okulda sadece ben onları merak etmiş, merak etmekle kalmamış, onları görmek için büyük bir riskin altına bile girmiştim.

Korku ve merakın o anlatılmaz ikileminde elimi üstteki kutuya uzattım, kutunun ağzını aralamaya çalıştım ama kocaman bir iple bağlanmış, sıkı sıkıya da sarılmıştı. Yahu bu kutunun içinde insan mı yaşar? En iyisi kutuyu açıp onları özgür bırakmaktı. Şimdi Hacivat’la Karagöz bana dua bile eder diye düşünerek elimle ipi tutarak açmaya tam yelteniyordum ki, derinden bir ses geldi; sakın açma!

***

İlkokul birinci sınıfa gidiyordum. Dönemin ilk ayları, okul yönetimi bize bir etkinlik düzenlemişti. O zamanlar televizyon olmadığından, Hacivat’la Karagöz’ü hikâye kitaplarından tanırdım v eya tanımazdım, hayal ederdim. Resimlerini görmüştüm, kendileriyle tanışma şerefine henüz erişememiştim. Birazda o şeref de bana ait olacak. Okuma yazmayı henüz sökmediğimden Hacivat’la Karagöz’ü ağabeylerimin sesli olarak okuduğu kitaplardan bir de dedemin anlattıklarından bilirdim. Gölge gibi bir şey olduklarını söylerlerdi ama gölge mölge, hey neyse onlar iki masal kahramanıydı ve ben de mutlaka onlarla tanışmalıydım.

Okul evimizin hemen karşısındaydı. Evimizin tam yanında da tarihi bir cami ve yüzlerce yıllık bir çınar ağacı vardı. Akşamları arkadaşlarla bu caminin yanında oyun oynardık. Araçlar yoldan her geçtiğinde gölgelerimiz caminin koca duvarına yansırdı. Minicik bedenlerimiz kocaman görünürdü. Biz de bu görüntüleri şenliğe çevirirdik, oynar, kaçar, uzaklaşır, yakınlaşır ve bazen dans eder, bazen çifte telli oynardık. Hacivat’la Karagöz’ün hikâyelerini dinlerken de aynen caminin dış duvarına yansıyan gölgelerimiz gibi hayal eder, hikâyeyi öyle kurardım. Belki de bizim gölge oyununun hayalbazı bendim, arkadaşlarımın bazıları Hacivat, bazıları da Karagöz’dü. Kimisi çırak, kimisi yardak, kimisi dayrezen, kimisi de sandıkaydı. Tam bir ortaoyunu gibiydi bizim sahne olarak gördüğümüz tarihi caminin duvarı.

***

İşte şimdi hepsi ben olmuştum. Bu karanlık odada, kutunun içindeki Hacivat ve Karagöz’le konuşacak kişiydim. Belki de ilk kez ben onlarla konuşacaktım. Okulda ilk konuşan, canlı, kanlı olarak onları ilk gören ben olacaktım. Bunun için kutuyu açmam lazımdı ama tam teşebbüs ettiğimde “Sakın açma!” diye bir ses gelmişti. Hayal görüyor olmalıydım. Bir daha yeltendim, yine aynı ses, bir daha yine aynı ses. Korkmadım desem yalan olur. Zaten deminden beri bir zangırtı var, bacaklarım titriyor, ellerimi zor zapt ediyorum, dişlerim bir biriyle çok temas halinde. Sanki dişlerimi bir akordeon gibi kullanıyor, sanki kulak tırmalayan bir müzik aleti çalıyor gibiydim. Kabul ediyorum korkuyordum, koktukça da daha çok merak ediyordum.

Son bir hamle daha yapmaya yelteniyordum ki, “Ne laf anlamazsın be kardeşim, dokunma dedik ya” diye bir ses geldi ve ben kapıdan dışarıya çıkmak için var gücümle kaçmaya başlamıştım ki, kahkaha sesiyle kendime geldim. Meğer benim gibi Hacivat’la Karagöz’ü görmek isteyen bir meraklı daha varmış. Mahalleden arkadaşım Mustafa benim geldiğimi görünce öğretmen sanıp bir köşeye sinmiş, sonra beni görünce de oyun yapmak istemiş. Korku faslı geçince el birliğiyle kutuyu açmaya başladık. Hacivat’la Karagöz’ü dışarıya çıkardık ama hayal kırıklığımız da baş gösterdi. Ne yani, şehir şehir gezip gösteri sunan, hikâyelere konu edilen, bir birinden komik ve eğitici konuları gündeme getiren ve hepimizi aydınlatan bu iki kahraman meğer bir kuklaymış. Hayalbaz’ın hayallerini gerçekleştiren, iplerin yardımıyla oynayanlarmış.

Oysa ben onlara ne sorular soracaktım, ne cevaplar alacaktım, neler öğrenecek, arkadaşlarıma neler anlatacaktım. Hepsi bir hayal oldu, belki hepsi o an başladı, belki hepsi o an bitti.

Hacivat’la Karagöz için en merak ettiğim şey akıllı görünen Hacivat mı daha akıllı yoksa saf görünen ama dilediği gibi serbest yaşayan Karagöz mü? Hangisi daha mutlu, hangisi daha zeki, hangisi daha doğru, hangisi daha dürüst?

Peki çıkarcı olan hangisi, menfaati için dostunu satan hangisi?

Belki de bütün bunların hepsi hayalbazdı. O hem iyiydi hem kötüydü. Belki de işine geldiği gibiydi, kuklaları çıkarına göre oynatan adamın tekiydi.

Bütün kuklalar mı böyleydi, bütün kuklacıları mı böyleydi. Yoksa herkes kimi avucunda oynatabiliyorsa o kadar mıydı, hayat bu kadar yalancı mıydı, caminin duvarına yansıyan gölgeler miydi, arabanın geçişi tamamlanınca kaybolup giden miydi, neydi?

Bütün bunları bir gün öğrenecektim ama bu, o gün değildi.

Mustafa’yla birlikte kimseye sezdirmeden depodan çıkıp, sınıfa yöneldik. Bereket ki öğretmen de geç kalmıştı, sınıftaki arkadaşların haylazlığını dindirmekle uğraşıyordu.

Sabah okulun toplantı salonunda Hacivat ile Karagöz’ün gösterisini izledik. Herkes kahkahayla gülüyor, herkes neredeyse katıla katıla ölüyordu. Bir tek ben gülmüyordum belki bir de Mustafa.

Artık öğrenmiştim, Hacivat da, Karagöz de aslında birer kuklaydı. Tüm diğer kuklalar gibi onları da oynatanlar vardı. Kuklalar düşünemezdi, karar veremezdi, kendi başlarına bir karar alıp, bunları uygulamaya koyamazlardı. Önemli olan kuklanın ne yaptığı, ne söylediği değildi, kuklacının yani hayalbazın kuklayı niye ortaya çıkardığı ve ona neler söylettiğiydi. Hayatın her anında bu böyleydi, biz kuklalarla uğraşıyorduk ama aslında onları oynatan bir hayalbaz vardı. Bütün kuklalar, kuklacılarına hizmet ederdi.

Hacivat’la Karagöz beni hayal kırıklığına uğratmıştı o küçük yaşımda ama bir gerçeğin de tam kapısını aralamıştı, hayatı henüz tanımadığım çağımda…

Not: Bu yazı Dilhane Dergisinin Ocak 2020 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir