Kabak tadı

Sebze ağırlıklı beslenen bir kentte büyümediğim için kabak bana yabancı, ben kabağa olabildiğince yabancıyım. O nedenle kabağın tadını bilmem. Bilmeyi istiyor muyum, doğrusu onu da bilmem. Kabağa gerek var mı, ihtiyaç duymadığım için bilmem. Aç kalsam kabak yer miyim, bak o konuda katı olmayayım; Ne olur, ne olmaz!

Yani anlayacağınız benim kabakla ilgili en ufak bir bilgim yok. Ondan önce zaten ilgim yok, alakam yok, aidiyetim yok, bağım yok, bağlantım yok, yok oğlu yok…

Kabağın mücverini, mücevher sanacak kadar da bu işe çok uzağım.

Belki sabah kahvaltısında biber, patlıcan, patates, domates gibi kızartılacak sebzelerin yanında bir dilim olsa yadırgamayanlardanım ama sadece sofrada, midede değil…

Aslında mesele sadece kabak değil, kabağı sevip sevmemek de değil.

Mesele, kabak tadı verdirmemek.

Ne iş yapıyorsanız yapın,

Ne yiyorsanız yiyin,

Ne ikram ediyorsanız edin,

Ne söylüyorsanız söyleyin,

Neyi savunuyorsanız savunun,

Neye karşı çıkıyorsanız çıkan ama kabak tadı vermeyin…

Bir başka deyişle, ya da biraz açacak olursak, pencereyi hafifçe aralarsak, azıcık kapıdan baktırıp, bacadan kaçırırsak meselenin özü şudur ki, bıktırmayacaksın.

Her gün bal yenir ama her dakika bal yenmez.

Her gün pilav yenir ama bazen bulgur olur, bazen pirinç, bazen de pilav yerine makarna…

Her gün kuru fasulye yenmez, taze olsa da yenmez, bayat da olsa yenmez, kuru olsa da yenmez, sulu olsa da yenmez. Her gün çiğköfte yenmez, künefeye abanılmaz, baklava damağa yapıştırılmaz, lahmacuna maydanoz ekleyip yuvarlanmaz…

İşin özü, kararında olmaktır; sevince de kararında, nefret edince de kararında.

Etçil de olsanız, otçul da olsanız, pesketeryan, vejetaryen, vegan, megan, hatta sedan da olsanız herkesin sizin gibi olmak zorunda olmadığına inanmak gerekiyor. Sizin sevdiğinizi başkası sevmek zorunda değil, sizin nefret ettiklerinizden de başkası nefret edecek diye bir kaide, bir kural, bir yasa, bir yönetmenlik, deli saçması bir bildirge yok!

Kimi et sever, kimi ot sever.

Kimi balık sever, kimi taştan yumuşak olan her şeyi.

Kimi bulduğunu yer, kimi elindekiyle yetinir.

Kimi de elinde olmayan her şeye ağzını şapırdatır.

***

Türkiye’de siyaset, –ne yazık ki– kabak tadı verenlerin başında geliyor. (O nedenle hiç sevmedim, hiç sevmeyeceğim de…)

Fikir, düşünce, ideoloji diye ortaya atılan ama aynı ağızdan çıkan boş laflar artık kabak tadı veriyor.

Hukuk da kabak tadı verenlerin ilk sırasında yer alıyor.

O kadar çok kabak tadı veren var ki, kendi işi hariç her konuda uzman olanların o derin (!) analizleri, kabakları bile kıskandırıyor. Bunların başında da avukat olmaktan başka her şey olan, ipi başkasının elinde, bir o yana, bir bu yana sallanan, ara sıra cinsiyet bile değiştiren barocuklar geliyor.

İktidara ya da muhalefete yakın durmak için bütün değer yargılarını ayaklar altına alanlar da kabak tadı veriyor.

Bilumum belediye başkanları, yapmadıkları her işi yapmış gibi göstererek en iyi kabağı kendilerinin yapacağında çok ısrarlılar. Kendilerinden başka herkes iş yapmadığından emin, bir tek kendileri ve saz arkadaşları ‘muhteşem’ çalıştığına kanaat getiriyor. Ah keşke ahali de bilumum belediyelerin çalıştığından gayet emin olsa, ne güzel olurdu, olsa…

Belki gerçekten de kabak güzeldir, tadı da lezizdir. İyi piştiğinde, sosu, baharatı kıvamında olduğunda tadına doyulmazdır. Bilmem ama belki öyledir ama öyle olsa bile ayda yılda bir yenendir, her gün, her öğün sofraya konan değildir.

***

Bu kadar kabak tadından bahsedip, ‘kabak tadı vermek’ deyimle ilgili iki kelam etmemek olmaz.

Anlatırlar ki, Bekri Mustafa’nın yolu bir arkadaşının yaşadığı memlekete düşer. Misafir olur ‘cimriliği’ meşhur arkadaşına. İzzet ikram eder o da kendince; kabak yemeği yapar, bugün, yarın ve diğer gün ve her öğün…

Bekri Mustafa benim gibi kabağı sevmeyen birisi değildir ama her gün, her öğün kabak yenmez ki…

Ama arkadaşı ısrarla sofraya kabaktan müteşekkil yemeği koymayı sürdürür. Canına tak eden Bekri Mustafa, arkadaşının evine yakın bir caminin minaresine çıkar ve elini kulağına alarak bağırmaya başlar;

Ahmet derler var bir kişi, hayra yorar yoktur işi, sabah akşam kabak aşı, yenir mi ya Resulallah!

Yenir mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir