Kâğıttan gemiler yaptım

Bu hastalığım ilk ne zaman başladı bilmiyorum. Bilmek istiyor muyum, doğrusu onu da bilmiyorum ama bir hastalık olduğu kesin ki, beni bu satırları yazmaya itti. Kim ittiyse itti, kâğıttan gemiler yaptım, buyurun alın, naylon leğene su doldurun, açık denizlere yelken açın, maceradan maceraya koşun. Unutmayın, her limanda keşfedilecek yerler vardır ve bütün hayallerinize gitmenin yolu, benim gemilere binmekten geçer.

Çocukluğumda rahmetli dedem öğretmişti, kâğıttan gemi yapmayı. Oldum olası kâğıttan bir şeyler yapmayı severdim ama el becerim bu sevgime engel olurdu. Dedemi de kıramazdım, onun yaptığı kâğıttan gemilerle ne hayallere doğru yelken açtım, sayısını ben bile bilmiyorum. Sonra gel sana öğreteyim dedi. Birkaç denemede öğrendim. Demek ki elim, el işine yatkın. Yani bende bir cevher var da, bunu henüz hiç kimse keşfetmemiş, belki de keşfedecek güce erişememiş, sorun bu.

Dedemden gemi yapmayı öğrendim, yani el aldım. Bundan böyle kâğıttan gemi yapmak benden sorulur. Tersanem yok ama tersane gibi sızlayan dizim var.

Kâğıttan gemi yapmayı öğrendim ama kâğıttan uçağı öğrendim sayılmaz. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım bir türlü iki metrenin üzerinde bir uçuş kabiliyetine sahip olamıyor, tuzsuz hamur gibi düşüyor. Bir asgari ücretli gibi yan yatıyor, bir emekli gibi kıvrım kıvrım kıvrılıyor.

Ee ben ne demiştim, başarılı olduğun alanda yürümeye devam edeceksin. Yani bu sözü ne zaman söyledim bilmiyorum ama söylemiş olmalıyım.

Neyse efendim biz gelelim kâğıttan gemi yapmaya…

Dedemden öğrendiğim kadarını anlatayım.

Şimdi bir dikdörtgen kâğıt alıyorsunuz ama illa da dikdörtgen kâğıt bulacağım diye bütün bir ormanı heba edecek kâğıtlarla uğraşmıyorsunuz. Aldığınız kâğıdı köşesinden bucağından keserek dikdörtgen konumuna getiriyorsunuz.

Efendim sonracığıma kâğıdı uzunlamasına dizinizin üzerine koyuyorsunuz. Bu arada dizinize iyi bakın, orası artık sizin tersaneniz.

Kâğıdı önce ikiye katlıyorsunuz. Yaptığınız iş önemli olsun diye sağ elinizin işaret ve başparmağıyla ortadan katladığınız kâğıdın üzerinden bir çalımla geçiyorsunuz. Böylece kat yerinin sağlam olmasına neden oldunuz.

Sonra kâğıdın sağ kulağını büküp, üçgen konumunda tam ortadan alıyorsunuz, sonra sol kulağını. Sonra da altta kalan bölümü ters katlıyorsunuz. Diğer tarafı da. Ters katladığınız bölümlerin köşelerinin kulağını içeriye doğru büküyorsunuz. Aslında bu şekliyle bir şapka gibi oldu. Artık güneşte başınıza takıp sokağa çıkabilirsiniz aman dikkat, akıl hastanesinden kimseye denk gelmeyesiniz.

Sonra kâğıdı ortadan düzeltip, kare hale getiriyorsunuz va bu defa uçları yukarıya doğru katlıyorsunuz. Her iki tarafı da aynı yaptıktan sonra bir daha açıp, iki kulağı tutarak çekiyorsunuz. Alın size kayık, gemi, sandal.. adına ne derseniz deyin ama isterseniz sanatınızı renkli kalemlerle de süsleyin.

Gördüğünüz gibi çok zararsız bir el becerisi bu. Sonra bunu bir çocuğa verir, sevindirirsiniz. Ya da bir leğene su doldurup çocuğunuzla birlikte gemiyi yüzdürürsünüz.

Tek el becerim kâğıttan gemi yapmak değildi ama kâğıttan gemi yapmak benim vazgeçilmez tutkum olmuştu. Her yerde kâğıttan gemi yapabilirdim, yapıyordum da. Bunun için zaman ve mekânın benim açımdan bir sıkıntısı yoktu. Herhangi bir kâğıt parçası işimi görürdü. İlla büyük olmasına gerek yoktu, bazen bir peçete, bazen bir mektup, bazen resmi bir evrak, bazen de küçücük, mini minnacık bir sakız kâğıdı bile olurdu. Hatta sakızın içinden çıkan edebiyat değeri hayli yüksek şiir ve falların yer aldığı kâğıtlar da olabilirdi. 

Gemiyi nerede yaptığımın önemi de yoktu. Gemide de yapardım, otobüste de, tramvayda da, metroda da. Hatta toplantıda, iş yaparken bir anda soluklanmak istediğimde. Yemek yerken, hesabı öderken, paranın üstünü alırken…

Lokanta, pastane.. gibi yerlerde hesap fişini kasadaki görevliye herkesin uzattığı gibi uzatmazdım, hesap pusulasından gemi şeklinde uzatır, kasa görevlisinin de bir an içim tebessüm etmesine fırsat vermiş olurdum. Ne yani millet somurtsun mu, hiç mi gülmesin, Nemrut suratlı mı olalım, ha ne diyorsunuz?

Belki işi abarttığımın ben de farkındaydım ama kimseye zararım yoktu ki, ta ki zarar verdiğim şikâyetleri ayyuka çıkana kadar.

Yahu ben ne yapayım, uzun süre işsiz kaldım. Beş parasız sokakları arşınlarken bulduğum her kâğıttan gemi yaptım ama kimse beş kuruş verip de gemiyi almadı. Sonunda Sarıyer’de bir iş budum. Öyle ahım şahım bir iş değildi, maaşı da çok yüksek değildi ama iş rahattı, aç kalmayacaktım, açıkta kalmayacaktım, kimseye muhtaç olmayacaktım. İşi kabul ettim.

Bir şirkette finans işlerine bakacaktım ama tamamen finans değil, gelen çekleri bilgisayara işleyecektim. Bir de kasa fişlerini akşamları yine bilgisayara işleyecektim. Çocuk oyuncağı, bundan kolay ne var…

Ne varmış…

Benim kâğıttan gemi yapma merakım pahalıya patladı.

Çeklerin miktarı yükseldikçe, gemilerimin fiyatı da yükselmeye başladı. Önce 5 bin liralık gemi yapıyordum, sonra 10 bin liralık yapmaya başladım. Talep gelince 15 bin, 20 bin, hatta 50 bin liralık gemiler yapmaya da başladım.

Bu defa gemilerime talipli olanların sayısı her geçen gün artıyor, şirketin önünde uzun kuyruklar oluşuyordu. Zaten ne olduysa o kuyruktan sonra oldu. Patron “yahu bizim işimiz vatandaşla değil, direkt olarak bayilerle. Yani kapımızda kuyruk olmaz, bu hayra alamet değil” deyip, sağı solu kolaçan etmiş. Ben de o arada tam 100 bin liralık bir gemi inşa etmek üzereydim ki, patron hiddetle içeriye girdi. Yüzü sanki biraz sararmıştı, yok yok kızarmıştı, yok ya simsiyah oldu yoksa aniden renk değiştiriyor da ben mi farkında değildim. Tabi ondan sonrasını hatırlamıyorum. Gözümü hastanede açtım. İyileştikten sonra beni bir psikoloğa götürdüler. Gemi yapma konusunda benimle görüş alışverişi yapmak istiyormuş.

Kırmadım tabi, gittim. Şansıma poliklinikte kimse yoktu, beni hemen içeriye aldılar. İçeriye girdim, masanın üstü kâğıttan gemilerle doluydu. Hasta yatağına bile kâğıttan gemi vardı. Birkaç tanesini raflara yerleştirmiş, bazılarını da boyamıştı.

Odada psikoloğum yoktu. Dayanamadım, birkaç reçeteyi, birkaç sevk kâğıdını gemi yaptım. Bunlar ucuz mallardı ama olsun, gemi gemidir.

Ve derken doktor geldi, elinde bir tomar kâğıt, yürürken bile gemi yapıyor. Beni görünce “Sen bu işte ustaymışsın, hadi gel birlikte yapalım, benim de işim yoktu” dedi, biz başladık seri üretime…

Not: Bu yazı Makas Dergisinin Ağustos Eylül 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir