Mümtaz beyle mecburi yolculuk

Mümtaz beyin Mümtaz Bey olduğunu öğrendiğimde ne yazık ki o hayatta değildi. Tam 2 yıl onunla aynı sokağı adımladık, aynı kaldırımda yürüdük, aynı köşeyi döndük, aynı bakkalın önünden geçerken, aynı sebzelere ve aynı meyvelere baktık.

Mümtaz bey, adı gibi “mümtaz” bir şahsiyetti. Kendine has tavırları olan, kurulu düzen gibi çalışan, kendine özgür ritüelleri olan birisiydi.

Mümtaz beyin adını bilmezdim ama onun adını bilmemem, onunla ilgili hiçbir şeyi bilmediğim manasına gelmezdi. Mümtaz beyin mümtaz şahsiyetiyle ilgili her şeyi bilirdim ya da bildiğimi sanırdım.

O zaman bir kamu kuruluşunda çalışıyordum. Mümtaz beyin nerede çalıştığını doğrusu bilmiyordum ama yolumuz servise kadar aynıydı. İşyerimizin servisi, evimize yaklaşık bir kilometre ileriden geçerdi. Yani evden çıktıktan sonra her sabah bir kilometre mecburi adımlamam vardı. Hep aynı vakitte evden çıkardım, çıkmak zorundaydım yoksa servisi kaçırırdım. Kaçır canım ne olacak, bir taksiye binersin demeye başladınız biliyorum. Binemezdim, çünkü o tarihlerde bizim memlekette taksi yoktu. Olsa da taksiye verecek para yoktu. Yani ya servise binerdin ya da servise binerdin, üçüncü alternatif tabanvaydı! Bir kilometrelik yolu adımlamak kolaydı ama 10 kilometrelik yolu adımlamak zordu.

Güzergâhım belliydi. Aslında bir alternatif yol daha vardı ama bu güzergâhı daha çok seviyordum. Evden tam saat 07:38’de çıkıyordum. Bu:38, bazen: 37, bazen:39 olurdu ama asla iki dakika fark etmezdi. Çünkü servisimiz ana caddeden tam 07:49’da geçerdi. Bir kilometrelik yolu 9-10 dakikada alırdım, servisi kaçırma ihtimalim de olmazdı. Dolayısıyla 10 kilometrelik yolu arşınlamam gerekmezdi.

Benimki mecburi saatti, mecburi güzergâhtı. Demek ki benim gibi mecburi saat ve mecburi güzergâhı olan birisi daha vardı, Mümtaz bey.

Evden çıktıktan sonra bizim sokağın başına geldiğimde Mümtaz bey de geniş avlulu bir evden çıkardı. Bu hiç şaşmazdı, hiç değişmezdi, hiç aksamazdı. Ben köşeyi döneceğim ve Mümtaz bey de bir elinde sefer tası, bir elinde evrak çantasıyla çıkardı. Ben evden 07:38’de çıkardım, o da bahçeden adımını kaldırıma attığında saat 07:40 olurdu. Ne ben saniyeyi şaşırdım ne o.

Tam iki yıl böyleydi. Ben evden çıkıyorum, sokağı dönüyorum, Mümtaz bey de bahçeli evin avlusundan kaldırıma adımını atıyor. Servise kadar aynı kaldırımda, aynı sokakta, aynı caddede yürüyoruz. Bazen yan yana, bazen ben önde, bazen o önde ama illa da bir birimize yakın, hatta çok yakın.

İki koca yıl boyunca tek kelime konuşmamamız ilginçti. Hiç selamlaşmadık, bir birimize hiç gülümsemedik, hiç merhaba etmedik, başımızı hiç sallamadık ama haftanın beş günü, her sabah aynı saatte, aynı dakikada, bazen aynı salisede karşılaştık, yürüdük, aynı havayı teneffüs ettik, aynı çamura bastık, aynı taşlarda ayağımızı incittik. Dünyanın bir ucunda o olsaydı, diğer ucunda ben olsaydım belki de bu kadar bir birimize yabancı olmazdık.

Mümtaz bey çok mümtaz bir şahsiyetti. Mümtazlığı bana göre “kendine has davranışları” olması nedeniyleydi. Mesela her sabah onu aynı kıyafetle görürdüm. Mevsim fark etmezdi, havanın sıcak veya soğuk olması da bir şey değiştirmezdi. Acı sarı bir takım elbisesi vardı, kadife tarzı bir şeydi. Kahverengi bir ayakkabısı vardı. Çorabı ise hiç şaşmaz şekilde beyazdı. Her gün bembeyaz çorap giyinir, muhtemeldir ki her sabah yeni bir çorap giyinirdi ama elbisesi iki yıl boyunca değişmedi. Her hafta sonu yıkanıp, ütülenip yeniden mi giyinirdi yoksa acı sarı takım sayısı mı fazlaydı bilmiyordum.

Başında bir şapka vardı, ne fötrdü ne de kasketti, ikisinin arasında bir şeydi. Kahverengi bir gömlek giyinirdi ve bu gömleğin rengi de hiç değişmezdi. Gömleğin üzerinde çok ince acı sarı bir kravat vardı, bu da hiç değişmezdi. Kısaca Mümtaz bey hiç değişmezdi, Mümtaz beyin hiçbir şeyi her sabah değişmezdi. Her sabah onu değiştiren hiçbir şey yoktu. Dün neyse bugün de oydu Mümtaz bey. Belki de devlet adamı olsa ancak bu kadar değişmezdi, piyango vurmuş olsa ancak bu kadar değişmediği için alkışı hak ederdi.

Her gün sabahın ilk ışıklarıyla karşılaştığımız kaldırımda acı sarı bir takım, kahverengi bir gömlek, acı sarı kravat, beyaz çorap ve kahverengi ayakkabıyla başında fötrle kasket arası bir şapka vardı. Yine hiç değişmeyecek şekilde sağ elinde üç katlı sefer tası, sol elinde kahverengi evrak çantası. Her sabah aynı saatte, aynı dakikada, hatta aynı salisede kaldırımda bitiverirdi. Belki o da benim için aynısını söylüyordur ama benim her sabah değişen elbisem, gömleğim, pantolonum, çorabım ve ayakkabım vardı. Evrak çantası taşımazdım, sefer tasım da yoktu. (Hatta o aralar sefer tası taşıyan memur kalmamıştı, çok eskilerde kalmıştı bu alışkanlık.) Takım giyinsem de daha çok spor takılırdım, rahat bir şeyler giyinmeyi severdim.

Önceleri çok dikkat etmedim. Ben evden çıkıyorum, ilk sokaktan diğer sokağa saparken bahçeli evin kapısından bir adım atılıyor ve Mümtaz bey karşımda.

Mümtaz bey 1,60 boylarında, hafif göbekli, kısa, tıknaz birisiydi. Yolda yürürken ayaklarını da hafif çarpık atardı. Beyaz tenliydi, hatta oldukça beyaz tenli. İnce bir bıyığı vardı, kalın çerçeveli bir gözlük de hep gözünde olurdu. Onun evinden bizim işyerinin servisine kadar aynı güzergâhımız vardı ve bu güzergâh tahminime göre 800 metreydi. 800 metre içerisinde Mümtaz bey ne sağına bakar ne soluna. Ne geri döner ne de ileriye bakar. Sürekli başı önünde yürür. İki eli de dolu olduğu için çok fazla elini kolunu sallamaz. Bir robot gibi dik yürür ama ayağını çarpık attığı için dik bir açının sallanmış hali gibi görünürdü.

Mümtaz beyle mecburi güzergahımızda 5 bakkal, bir konfeksiyon, bir elektrik tesisatçısı, bir su tesisatçısı, bir çeyiz dükkanı, bir çay ocağı, bir de ekmek fırını vardı. Mümtaz bey bu dükkânların önünden geçerken de başını kaldırmaz, hiç kimseye selam vermez, hiç kimseden de selam almazdı. Hatta vitrine dönüp baktığına da şahitlik etmedim. Aksine ben bakardım, özellikle konfeksiyonun önünden geçerken, çay ocağının hemen önünde, bir de fırının yanında. Birinde seyreder, diğerlerinde ekmek alanlarla, fırıncıyla, çay ocağının müdavimleriyle merhabalaşırdım.

Mümtaz beyin ne iş yaptığını, hangi kurum veya kuruluşta çalıştığını bilmiyordum, “suskun” ve mümtaz bir duruşu olan birisiyle diyalog kurma şansım da olmadığı için öğrenme imkânım yoktu. Medeni haliyle ilgili bir bilgim de bulunmuyordu. O zaman ben henüz 23 yaşındaydım, Mümtaz bey de 45’ini gösteriyordu. Evli olmalıydı, belki çocukları da vardı, belki de bekârdı, belki yalnız yaşıyordu. Hiç öğrenemedim, belki de o zamanlar hiç merak etmedim.

Merak etsem de, etmesem de iki yıl boyunca hasta olmadığımda, izinli bulunmadığımda, dini ve milli bayramlar dışında haftanın beş günü, aynı vakitte, aynı güzergâhta ve aynı süre boyunca Mümtaz beyle olan 800 metrelik yolculuğumuz sürdü durdu. İş dönüşü Mümtaz beyle karşılaşma şansım hiç olmadı. Saat kaçta işten çıkıyor, hangi güzergâhtan geçiyor ve eve hangi saatte geliyor bilmiyordum, bilmek isteyip istemediğimin de farkında değildim.

Birkaç kez “merhabalaşma” deneyimim oldu ama her seferinde Mümtaz beyin gözleriyle gözlerim karşılaşmadığı için benim selam verme çabam ona ulaşmadan havada uçup gitti. Sonra ben vazgeçtim.

Yine her zamanki gibi sabah evden tam 07:38’de evden çıktım, ayağım kaldırımla buluştu. İki dakika içinde sokağın köşesini döndüm, bahçeli evin önüne geldim, geçtim, biraz daha geçtim, biraz daha.. durdum. Geriye baktım, sonra sola döndüm, sonra sağa döndüm, sonra yeniden arkaya baktım, ilerledim ama Mümtaz beyden ne bir ses ne bir iz vardı. İlginç, uzun zamandır ilk kez Mümtaz bey beni ıskalamıştı. Ya benden önce çıkmıştı ya benden sonra çıkacaktı. Belki de hastadır, bugün izin almıştır. Belki de yıllık izne çıkmıştır. Servise kadar gittim ama kendimi çok yalnız hissettim, belki biraz ürktüm de. Hâlbuki Mümtaz beyle hiç konuşmuyorduk, selamlaşmıyorduk bile. Onun varlığı belli değildi ki, yokluğu belli olsun. Onun varlığı bana bir güven vermiyordu ki yokluğu güvensizlik getirsin. Kısaca o benim hayatıma ait değildi, benle bir ilgisi ya da alakası yoktu. Ne tanırdım ne bilirdim. O da beni tanımazdı, bilmezdi, belki hiç ilgi alanına girmişliğim bile yoktu. Her gün karşılaşan ama bir birinden habersiz yığınlardan birisiydi Mümtaz bey benim için, ben de onun için.

İlginç ama ilk kez o gece Mümtaz beyi rüyamda gördüm. Rüyada olup bitenleri hatırlamıyorum ama Mümtaz bey olduğu kesindi. Sanki yine yolda yan yana birlikte yürüyor gibi.

O sabah da bütün diğer sabahlar gibi kalktım, hazırlandım. Aslında bu sabah, diğer sabahlar gibi değildi. Biraz geç kalkmıştım. Bu nedenle de kahvaltı yapamadım. Buzdolabını açtım, biraz peynir, biraz zeytin, bir domates, bir de salatalık alarak kahvaltı için nevalemi tamamladım. Yolda bir de ekmek aldım mı tamamdır.

Evden çıktığımda yine saat 07:38’i gösteriyordu. Hatta biraz oyalanmak istedim ama sonra vazgeçtim. Sokağın köşesini döndüğümde Mümtaz beyi göreceğimden çok emindim ama göremedim. Adımımı küçülterek, hatta biraz da oyalanarak evlerinin önünden geçtim ama Mümtaz beyden bir ses veya görüntü yoktu. Bendeki de takıntı mı ne diye kendi kendime kızarak yoluma devam ettim.

Fırından bir ekmek alıp servise yetişmem lazımdı. 50 kuruş uzatıp fırıncıdan bir ekmek vermesini istediğimde ekmek almak için bekleşenlerin konuşmasına ister istemez kulak kabarttım. “Mümtaz bey kaçmış” diyordu birisi. Mümtaz bey kimdi, nereden kaçmıştı, nereye kaçmıştı, neden kaçmıştı, nasıl kaçmıştı? Bütün bunlar bir kulak kabartmayla öğrenilecek şeyler değildir.

Ekmek küreğinin üzerine tırnaklı pide hamurunu dikkatlice seren fırıncı küreği fırına atarken, “Çok yüklü de para götürmüş Mümtaz bey” dedi, kasadaki çocuk “Vay Mümtaz bey vay” demeyi ihmal etmedi. Dedikoduyu sevmezdim, Mümtaz beyin yüklü parayla kaçması ilgimi çekse de umursamamayı seçtim. Ekmeğimi alıp, servise yetiştim.

Tam önümde duran otobüsün kapısını açıp ayağımı ilk döşemeye atmıştım ki “Meğer Mümtaz bey ajanmış” diyen memur Mehmet’in sesi geldi. Yaşar ise itiraz etti, “Ajan olduğu tam belli değil ama sanki Amerikan istihbaratındanmış” Hasan hemen söze girdi, “Adam sarışın bir kere kesin Rus ajanıdır. Zaten hiç konuşmazdı. Demek ki Türkçe de bilmiyormuş domuzun dölü”

Şoför Mahmut amca “Ne boş boş konuşuyorsunuz” diye söze girdi. Direksiyondayken bütün vücudunu arkaya doğru eğerek, “Adam kasadaki parayı alıp kaçan birisi, ne ajanı yahu” dedi.

İşyerine gittiğimde de günün konusu Mümtaz beydi. Çok büyük para götürmüştü, ajandı, ülkenin bütün önemli bilgilerini çalıp götüren bir haindi, şöyleydi, böyleydi.

Bizim memleket sakin bir memlekettir. Öyle her gün olay olmaz, aslında hiç olay olmaz. Dolayısıyla tek olay dedikoducuların hayal gücünün sınırıyla paralel orantılıdır. Mümtaz beyin kim olduğunu doğrusu sormak, öğrenmek istiyorum ama dedikodunun içinde boğulan olmamak için susup duruyorum.

Öğleye doğru müdür bey odama geldi. Onun da gündeminde Mümtaz bey vardı. Müdürümüz de Mümtaz beyin ajan olduğundan çok emindi, lafın arasında “Sahi ya Mümtaz bey sizin mahallede oturuyormuş” deyince konuyla ilgilenmem gerektiğini anladım. Bir okulda hademeymiş Mümtaz bey ama kıyafeti, tavır ve davranışlarıyla bir ajan gibiymiş. Hiç kimseyle konuşmaz, hiçbir arkadaşı bulunmazmış. Dün sabahtan beri kendisinden haber alınamıyormuş. Bazıları para kaçırdığını söylüyor ama hademenin kasası mı olur ki kaçırsın. Hem neyi kaçırsın, niye kaçırsın, nereye kaçırsın? Küçük yerlerin büyük dedikodusu dedi müdür ama ajandır demeyi de ihmal etmedi. Hem de Rus ajanı…

Müdür bey gidince sordum, soruşturdum Mümtaz beyin her sabah benle birlikte 800 metre yürüyen o adam olduğunu anladım. Tevekkeli değil iki gündür karşılaşmıyordum. Anlatılanlara inandığım söylenemezdi. Mümtaz beyi tanımıyordum ama bizim insanımızın ne kadar dedikodu sever olduğunu gayet iyi biliyordum.

Bir sonraki sabah da Mümtaz beyi görmedim, sonraki sabah da…

Hafta sonu geçti, pazartesi günü yine 07:38’de evden çıkıp, 07:40’da Mümtaz beyin evinin önüne geldiğimde, birden bire yolumu değiştirip evin bahçesine girdim. Aslında beni eve doğru çeken sadece Mümtaz beyi merak etmem değildi. Sadece anlatılanların gizemi, gizemin açıklığa kavuşturulması da değildi. Bahçe kapısının tam önünde burnuma bir koku gelmişti, çok kötü bir kokuydu. Bahçedeki çiçeklerin mis kokusuna inat pis bir kokuydu burnuma kadar gelen. Kapıyı çaldım, açan olmadı. Bir daha bir daha derken beş kez güçlü şekilde çaldım ama açan olmadı. Camdan baktım bir şey görünmüyor, arkaya döndüm bir şey görünmüyor, evin etrafını dönüp durdum ama ne ses var ne bir iz. İşe gitmekten vazgeçtim, eve dönüp telefonla karakolu aradım. Mümtaz beyden haber alınamadığını, evin kapısının kırılması gerektiğini filan söyledim, polisler ikna oldu. Tekrar Mümtaz beyin evinin önüne gittim, polisler 10 dakika sonra geldi. Yanlarında da bir çilingirci. Kapının anahtarı kırıldı. Kapı açılınca bahçe kapısında burnuma gelen kötü koku daha yoğun şekilde yayılmaya başladı. Polisler içeriye girdi, ben de polislerle birlikte. Mümtaz beyin cansız bedeni evin ortasında boylu boyuna yatıyordu.

O güne dek hiç kimsenin umurunda olmayan, hiç kimsenin diyalog kurmadığı Mümtaz bey şehrin en önemli muhabbet konusu olmuştu. Yüklüce parayla kaçtığını söyleyenler, ajan olduğundan emin konuşanlar, vatan haini olduğuna kanaat getirenlerin hiçbirisi cenazeye gelmemişti. Belediyenin hoparlöründen yayılan anonsta sadece Mümtaz beyin öldüğü söyleniyordu, ikindi namazını müteakip kılınacak cenaze namazından sonra da belediye mezarlığında defnedilecekti. Oysa bizim oralarda belediye hoparlöründen cenaze anonsu yaptırmak da bir asalet simgesiydi. Ne kadar çok isim sayılırsa o kadar itibar kazanırdı cenaze ve sahipleri. Cenazeden bile itibar bekleyenler vardı, ilginç ama vardı.

Mümtaz beyin anonsunun itibarlık bir durumu yoktu. “Mümtaz Kimsesiyok vefat etmiştir” cümlesi, onun hiç kimsesinin olmadığını gösteriyordu. Zaten soyadı da bunu tescilliyordu; Kimsesiyok! Cenaze namazını ben ve birkaç cemaat birlikte kıldık. Mezarlıkta da sadece telkin eden hoca, ben ve iki kişi daha vardı. Onlar da mezarlıkta yakınlarına dua için gelenler, Mümtaz beyin defni için de zaman ayırmışlardı.

O günden sonra Mümtaz bey olmadan bir kilometrelik yolu arşınladım durdum ta ki araç sahibi olana kadar.

Onunla ilgili hiç kimse doğru bir bilgiye ulaşmadı. Ne zaman şehrimize gelmişti, doğrusu bilmiyordum. Nereli olduğunu da kimse bilmiyordu. Yanı başımızda, bir başına yaşayan ve bir başına ölen adamın bir gün hatırını sormayan koca bir kent, öldüğünde hiç hak etmediği suçlamalarla şehrin en önemli dedikodu malzemesi yapmışlardı. Beş dakikalık muhabbet için, hiç tanımadıkları adamın hakkını çiğneyip çiğneyip bir köşeye atıyorlardı. Bunu da o kadar rahat, o kadar sıradan, o kadar aleladede ve o kadar vurdumduymaz bir şekilde yapıyorlardı ki, sanki böyle bir hakları varmışçasına kendinden de eminlerdi.

Bu anlatılanlarda Mümtaz beyin kim oluğu ve nereden geldiğiyle ilgili bir bilgi bulmak mümkün değildi. Ne öncesi ne de sonrası meçhuldü Mümtaz beyin, mümtaz adamın!

Ta ki o adamı görene kadar…

***

Mümtaz bey konusu yavaş yavaş şehrin gündemini terk ediyordu. Arada sırada çay muhabbetlerine konu edilmese, Mümtaz beyin adı memleketin gündeminden tamamen kalkacaktı.

O sabah da dakikamı hiç şaşırmadan tam 07:38’de kapıdan dışarıya çıktım. Aslında son zamanlarda güzergâhımı değiştirmek istiyordum ama içim bir türlü elvermedi. Yine Mümtaz beyin evinin önünden geçiyor başımı hafif çevirip, sanki Mümtaz bey kapıdan çıkacakmış ama bu defa bana selam verecekmiş gibi beklihyorum ama sonra yoluma devam edip gidiyorum.

Üç yıl sonraydı.

Yine aynı saatte, aynı güzergâhta yoluma devam ederken Mümtaz beyin evinin kapısının açık olduğunu gördüm. Kapının hemen yanında bakımsızlıktan kurumuş eski çiçeklerin önüne bir masa ve bir sandalye konmuştu. Masanın önündeki sandalyede oturan yaklaşık 25 yaşlarında bir genç vardı. “Kimse kim” deyip yoluma devam edecektim ki, dedikodu duyma yerine gerçeği öğrenme şansını elimin tersiyle itemezdim.

Bahçe kapısını tıklatarak açtım, içeriye girdim. Masada öylece oturup duran genç adam kalktı, beni karşıladı. “Babamı tanır mıydınız” demesiyle Mümtaz beyin aslında yalnız bir adam olmadığını, bir zamanlar evli ve en az bir de çocuğunun olduğunu öğrenmiş oluyordum. Gencin sorusuna “Biraz” diye cevap verdim. Elini uzattı tokalaştık.

***

Otogarda genç adamı yollarken yine gözlerimden yaşlar gelmişti. Hiç tanımadığım bir adam ve hiç tanımadığım oğlu için gözyaşı döküyordum, bu anlaşılır gibi değildi.

Mümtaz beyin evini sattık, tapu işlemlerini hallettik, genç adam parasını alıp memleketine döndü. Bu sürede oğlunu bizim evde misafir etmek istedim ama o illa babasının evinde kalmak istedi. Yemekleri birlikte yeme teklifimi ise reddetmedi.

Mümtaz bey İstanbul’da yaşıyormuş ve çok zengin birisiymiş. Eşi ve eşinin yakınları Mümtaz beyin sessizliğini fırsata çevirmekte gecikmemiş. Adamın neyi var neyi yoksa yavaş yavaş elinden almışlar. Sonra eşi başka bir adama kaçıp gitmiş. Mümtaz bey başını belaya sokacağına şehri terk etmiş. Nasıl olmuşsa bizim memlekete gelmiş. İşin iyisine kötüsüne bakmadan bir okulda hademeliğe başlamış. En sevdiği kişi tarafından aldatılmak ve onun ailesiyle birlikte soyulmasını içine sindirememiş ve bütün dünyaya küsmüş.

Oğlu onu çok aramış, annesine çok sormuş ama cevap alamamış. Ta ki ölene kadar. Öldüğü de oğluna bildirilmemiş. Üniversiteyi bitirip bir işe giren Mümtaz beyi oğlu, işe girmek için gerekli evrakları toplarken babasının “ölü” olduğunu öğrenmiş ve başlamış araştırmaya. Böylece yolu bizim memlekete düşmüş, evini bulmuş, hatırlarını tek tek toplamış.

Mümtaz beyin evi neredeyse boş sayılırdı. Bir yatak, bir kilim, bir divan, bir kitaplık ve birkaç resimden ibaretti. Zaten oğlunun topladıkları da o birkaç resim, birkaç kitap ve birkaç nottu. Notlarda ne yazdığını sormadım. Belki günlük tutuyordu, belki şiir yazıyordu belki de bir kitap hazırlığındaydı.

Ne olursa olsun Mümtaz bey, hayatta en ağır darbeyi en sevdiğinden yemiş, sadece ihanet edene küseceğine bütün bir aleme küsmüştü. Her şeye küs bir halde yaşadı, küs bir halde öldü. Garip gelmedi bu dünyaya belki ama garip gitti Mümtaz bey…

Oğlu sadece bir notu göstermişti bana. Şöyle yazıyordu; Ben onun için yaşıyordum, o başkası için!

3 Aralık 2019 Naif Karabatak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir