Nereye aitsiniz, nereye ait olmalısınız?

Hayatınızın herhangi bir döneminde okuduğunuz bir kitap, ruhunuzu bedeninizden alarak çok uzaklara götürebilir. Belki de bir film seyrettiğinizde, gördüğünüz bir rüyada, hayallerinizde. Yaşadığınız yer neresi olursa olsun, yaşamanız gereken yer bambaşka bir yermiş gibi bir hisse kapılabilirsiniz.

Bu durumun psikolojik açıklaması var mı bilmem, herhangi bir hastalık belirtisi gösterir mi inanın onu da bilmem ama bildiğim bir şey var, insanların çoğunluğu zaman zaman bu hisse kapılıyor.

Bazısı okuduğu bir kitaptan etkileniyor.

Yazar hikâyenin geçtiği mekânları o kadar ayrıntılı anlatmıştır ki, siz de bir anda o ana, o yere gidersiniz.

Kitabı okudukça, ondan aldığınız zevk arttıkça, hikâyenin kahramanlarıyla kendinizi özdeşleştirdikçe daha çok yakınlaşırsınız, yaşadığınız yere daha çok uzaklaşırsınız.

Belki de bir film seyrettiğinizde…

Ya da bir gezi programı, bir belgesel, herhangi bir tanıtım programında…

Bu durumun yaşadığınız yerle olan sorunlarınızla bir alakası var mıdır bilmem ama çevrenize/çevrenizdekilere ne kadar yabancı olursanız, bu durumu yaşamanız o kadar mümkün olur.

Sizi sizden alan bir romanı okuyorsanız, bir anda farklı bir kültürle tanışma şansı elde etmekle kalmaz, sanki o kültürün yoğurduğu birisi haline gelirsiniz. Hayatınızda hiç görmediğiniz, belki de görmenizin asla mümkün olmayacağı yerleri çok yakın hissedersiniz.

Hikâyenin geçtiği sokağın her taşını tanırsınız, aydınlatma direklerinin yerini bilirsiniz. Arnavut kaldırımlarında seke seke yürürsünüz. Karanlık izbe yerlerde yolunuzu bulmanız zor olmaz.

Şu köşedeki evi, az ilerideki bakkalı, berber dükkânını, tam karşısındaki kafeyi, az ilerideki lokantayı. Bacasında dumanı tüten evleri, tepede bir başına kalan ürkütücü mekanları.. hepsini ama hepsini bilirsiniz.

Hiç gitmediğiniz, hiç görmediğiniz yerin yemeklerine de hayran kalırsınız.

O yemeklerin siz ait olduğunu, o mekânların sizin olduğunu, o kıyafetlerin çocukluğunuzdan beri giyindiğiniz kıyafetler olduğunu hissedersiniz.

Bir anda gelenekleriniz değişir, görenekleriniz üstüne eklenir ve siz farklı bir kültürün insanı olduğunuza inanırsınız ta ki, birisi size seslenene kadar.

Hâlbuki hiç uyanmak istemezsiniz bu rüyadan, düşler kurarsınız hayallerle süslü.

Oturduğunuz ve size ait olan evde yabancı olursunuz, mahallenize yabancı kalırsınız, şehrinize yabancı, bazen ülkenize yabancı, bazen dünyanıza yabancı.

Bir misafir gibi telaşlı olursunuz; ne zaman gideceksiniz, nereye gideceksiniz, eve ne zaman döneceksiniz…

Kendiniz bazen bir ülkeye, bazen bir kültüre, bazen bir şehre ait hissedersiniz, şehriniz size yabancı olmaya başladığı an.

Bu öyle bir hayal değil, zamanla işlenen ve yıllar yılı sizi kendisine çeken, saran, sarmalayan, kucaklayan, ısıtan, besleyen, büyüten, seven, gülümseten bir şey.

Ait olmadığınız yerde olduğunuza inandığınız ilk andan itibaren başlayan bu yabancılaşmanın adı, düşler ülkesine yolculuktur belki de.

Bu öyle bir yolculuk ki, şu anda olmayan bir mekânı bile düşleseniz, varmışçasına mutlu olmanıza yeter.

Bazen doğuya, bazen batıya, bazen kuzeye, bazen güneye, bazen de nerede olduğu bilinmeyen ülkeye doğru sürer yolculuğunuz.

Bazen sıcak bir ülkede olursunuz, bazen egzotik yerlerde bitiverirsiniz, bazen suyun buza dönüştüğü mekânlarda ısınmak için çareler ararsınız…

Bir faytona binersiniz, dönemin en fiyakalı aracına. Arabacı sizi meçhul bir yere götürür, belki de bir şatoda gözünüzü açarsınız.

Belki de kara trenle başlar yolculuğunuz, ürkütücü bir düdük çalar geminiz, kırık bir sandalla ulaşırsınız menzilinize, tabana kuvvet dağları, tepeleri, ovaları arşınlarsınız…

Belki uçarsınız, belki kayarsınız, belki adımlarsınız ama illa da başka yerde, başka anda, bambaşka mekânlarda…

Bazen Bosna’nın bir köyünde, bazen Rusya’nın bir köşesinde, bazen Alplerin tam tepesinde, bazen Amerika yerlilerinin arasında, bazen kızgın çöllerde, bazen kuytu yerlerde, bazen piramitlerin göbeğinde, bazen Afrika’nın balta girmemiş ormanında, bazen bir nehrin kenarında, bazen bir sahil kasabasında, bazen rotası belli olmayan geminin güvertesinde, bazen ıssız bir adanın unutulan köşesinde, ama illa da o andan, o yerden çok çok uzaklarda…

Bütün bunları hepimiz zaman zaman yaşıyoruz.

Bazılarımız daha çok, bazılarımız daha az.

Çok yaşayanlar arasına girenlerdenim diye biliyorum, bunun tıpta bir adı var mıdır onu da bilmiyorum.

Ben daha çok farklı yerlerde, farklı mekânlarda, farklı kültürlerde değil, tek mekânda, tek kültürde, tek yerde oluyorum. Hiç görmediğim, -muhtemelen- hiç de görmeyeceğim bir ülkenin, bir kentinin en ücra köşesindeyim. Bu mekânı bir kitapta mı okumuştum, bir filmde mi görmüştüm, bir düşte mi erişmiştim bilmiyorum ama bildiğim, bedenimin değilse bile ruhumun oraya ait olduğudur.

Zaman zaman kendi kendime soruyorum, nereye aitim ya da nereye ait olmalıyım ya da illa da bir yerlere ait olmalı mıyım, diye…

Beni rahatlatan son sorum oluyor, hiçbir yere ait olmak zorunda değilim; zaten bu dünyada kalıcı değilim…

30 Aralık 2019 Naif Karabatak

Nereye aitsiniz, nereye ait olmalısınız?” için bir yorum

  1. MÜDÜRÜM SENİN ACİLEN BİR EGE KASABASINA YERLEŞMEN LAZIM,VEYA BATI KARADENİZDE AKÇAKOCA TARAFINA..
    HEM YEŞİL HEM DENİZ OLMALI..
    AMA İSTANBUL A DA ÇOK UZAK OLMAMALI..
    MARMARİS YADA AKÇAKOCA YI ÖNERİRİM.
    BELKİ BİZE DE ÖNCÜLÜK EDERSİNİZ,BU KEŞMEKEŞTEN KURTULMAK İÇİN…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir