Neyse ki düşünmek beleş!

Aristo’yu bilmezdi o, Platon’u da. Sokrates, Konfüçyüs, Descartes çok yabancı kalırdı, İbn-i Sina’yı bildiği de söylenemezdi ama o da düşünüyordu. Düşünmesine düşünüyordu ama bir düşünür gibi değil; geçinmeye çalışan, yaşamaya çabalayan sıradan bir adam gibi. O, asgari ücretle çalışan, kitap okumayan, yerde bulduğu gazete kupürünü bile alıcı gözle bakmayan birisiydi. Ama düşünüyordu işte, buna engel yoktu. Düşündüğünü açıklamakla, düşünmek arasındaki farkı da bilmezdi. İki çocuğu vardı, biri kız, bir erkek. Eşi ev hanımıydı. O da kendisi gibi düşünmeyi, evi idare etme anlamında kullanıyordu. En azından bir konuda ikisi de düşünüyordu.

Bağcılar’da derme çatma bir evde oturuyordu. Bir gün onu aracımla evine bırakırken görmüştüm, izbe sokağını, yıkık dökük evini. 600 lira ev kirası veriyordu. Çocuğunun birisi henüz bebeydi. Ayda birkaç kez mama alması gerekiyordu, eşinin sütü yetersizdi. Mamaya verdiği para, kirasını katlıyordu.

Bebeğin bezini arada bir tekrar kullanmanın yolunu arıyordu ama eşi bu konuda onunla aynı fikirde değildi. Bizim zamanımızda ‘höllük’ vardı dedim. Rahmetli annem sobanın altına bir beze höllük serer, ısıtır, sonra da onunla altımızı bağlardı diye ayrıntı verdim, inanmadı. Höllük ne, diye sordu anlattım.

Höllük bir tür topraktı. İnce kum gibi. Aslında elle ovulunca veya dövülünce ince kuma dönüşen bir çeşit yumuşak topraktı. Emiciliği sayesinde bebeklerin altı temiz ve kuru kalır, pişik olmazdı. Bugün bebek bezi üreten firmaların reklamlarda öve öve bitiremediği her şeyi, o toprak yığını bir başına hallederdi.

Söylediğime şaşırdı, ilk kez duyduğu Höllüğün, en pahalı bebek bezinden daha kullanışlı ve faydalı olması da cabasıydı. Üstelik de bedavaydı. Dağlarda, bayırlarda bulunurdu. Temin etmesi kolay değildi ama zamanında çok rahat bulunan, o zamanlar “Höllükçü” denen meslek erbaplarının bulup, buluşturup getirdiği ve yok pahasına sattığı bir topraktı.

Hayal etti bizim Sinoplu Ahmet. Parmaklarıyla bir ara bir şeyler saydığını fark ettim. Bütçeden bebek bezini düşünce yüzünde oluşan gülücüğün farkına varmamak mümkün değildi. Ah bir de eşinin yeterli sütü olsaydı, mamayı da bütçeden çıkardığında hatırı sayılır bir parası kalacaktı.

Bazen düşünüyorum da”, deyince şaşırdım.

Düşünmekle Ahmet’in hiç alası olmazdı, böyle bir birliktelik düşünülemezdi. Kendi halinde, saf, iyi niyetli, dürüst, olabildiğince doğruydu ama düşünmeyle, tartışmayla, kıyaslamayla işi olmazdı.

Evet bazen düşünüyormuş, her şey ucuz olsa mesela…

Her istediğini alabilecek bir durumda olsa.

Her insan eşitti sonuçta, öyle dedi ama bu eşitliği bütün filozofları kıskandıracak kadar güzel cümlelerle ifade etti. Hiçbir filozofu tanımıyordu, bilim insanlarıyla ilgili bilgisi olduğu söylenemezdi. Kalın ciltli kitapları da bilmezdi. İncecik kitapları bildiği de söylenemezdi. Ne fasiküllerinden ne broşürlerden ne bültenlerden ne de dergilerden habersizdi.

Ama her insanın eşit olduğunu biliyordu.

Dünyanın en zenginini yaratan da Allah’tı, en fakirini de.

Ülkenin başını yaratan da aynı yüce Mevla’ydı, ülkenin sonunda sayılacak kendisi gibi biçareleri yaratan da yüce Allah’tı.

Bir devlet başkanı günde üç öğün yemek yiyorsa, onun da yeme hakkı vardı, çocuğunun da, eşinin de.

Tamam” dedi Sinoplu Ahmet, “Biliyorum çok bilen, tahsil yapan, mesleğinde başarılı olanlarla benim kazancım bir olmamalı ama benim de insan gibi yaşama hakkım elimden alınmamalı.” Sustum, ne cevap verebilirdim ki…

Yemek seçmezdi, bazı yemeklerin ne adını bilirdi ne tadını ama eve et almak istiyordu. Üstüne başına bakacak bir elbise alma hayali de vardı.  Bazen eşiyle çocuklarını alıp sahile gitmeyi özlüyordu ama bugüne kadar bu hiç nasip olmamıştı. İstanbul’daydı ama İstanbul’dan çok uzaktaydı.

Bazen düşünüyorum” diye devam etti, “her şey ulaşılabilir olsa ne olacak ki, dilediğin zamanda et almak, dilediğin zamanda süt almak zor olmamalı.

Yoldan geçen bir aracı gösterdi, “bu araç bu kadar pahalı olmamalı, bir ev bu kadar yüksek fiyata mal edilmemeli.

Onun hayali insaniydi ama gerçek öyle değildi. Her şeyin bir bedeli vardı; masraflar üst üste yığılır, vergiler eklenir, kârlar hesaplanır ve ortaya bir maliyet çıkardı. Bu maliyet genellikle fakiri memnun etmez, zenginin de umurunda olmazdı.

Öyle bir dünyaydı ki bu, zenginin umurunda olmayanlar için hayata tutunamayan fakirler vardı ve bundan çoğu kimsenin haberi bile yoktu.

Ama düşünüyordu bizim Ahmet, düşünmek de parayla değildi ya.

Cebindeki para kadar düşünüyor, ondan biraz daha fazlasını hayal ediyordu. Çyle tatil planları yoktu, memlekete gitmeyi bile artık kafasından silmişti. Eviyle sahil arasındaki kilometreleri ücretsiz nasıl arşınlarımın derdindeydi. Oturduğu evin kendisinin olmasını isterdi, her akşam sofraya koyacağı yiyecekleri eve götürebilmeyi. “Bir gömlek neden bu kadar pahalı abi” dedi, “Bir pantolon neden bu kadar pahalı.” Bir entari alacakmış eşine, fiyatını öğrenince boynunu bükmüş tezgâhtar kıza. Oğluna oyuncak araba, kızına oyuncak bebek almayı henüz düşlememiş, istediklerinde ne cevap vereceğini de düşünmeye fırsatı olmamış. 2 bin 826 lirayla ‘insan gibi’ yaşamanın nasıl mümkün olacağını düşünmekten, hayata dair hiçbir şey düşünememiş ama o düşünüyor, yaşamak için nereye kadar çabalayacağını düşünüyordu.

Ahmet, sıradan bir insandı ama herkes gibi, hepimiz gibi insandı işte. İnsan olmak onun suçu değildi, insan yerine konulmaması ise hepimizin suçuydu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir