Ölürsek de özgür ölelim!

Koronavirüs salgını insanları gönüllü ve zorunlu olarak eve tıkmaya devam ediyor. 30 büyükşehir ile Zonguldak’ta hafta sonları sokağa çıkma yasağı sürüyor. Bu hafta ikinci kez evlere hapsedildik; biraz gönüllü, biraz istemeden, biraz mecburiyetten, biraz can korkusu, biraz sevdiklerimizin kaygısı…

1979-1980 yılları arasında sokağa çıkma yasağının bir gönüllülüğü yoktu ama diğer kaygıların hepsi tastamam yerindeydi.

İnsanlar evden çıkmaya korkuyordu.

Sokağa çıkma yasağı olduğunda ise zaten kimse burnunu pencereden dışarıya uzatamazdı; çemkiren, somurtkan, asık suratlı ve üstelik eli silahlı devlet vardı. ‘Höst’ derdi, dipçiği burnunun ucuna yerdi, mermi namluya sürülmemişse iyi günündeydi.

Darbe dönemlerinde sokağa çıkma yasağıyla koronavirüs günlerinde sokağa çıkma yasağını kıyaslamak mümkün değil.

Zorla yönetime el koyan darbeci yönetim, yasayı çiğneyerek yönetime el koyan darbeci yönetim, anayasayı ayaklar altına alan, kendi görev alanı dışında olan her şeye karışan bir darbeci yönetim, halkın yasalara saygılı olmasını istiyordu.

Bu komikti, belki trajikomikti ama sonuçta bir yasak vardı, sokağa çıkamıyorduk. Yalan yok, korkuyorduk, ürküyorduk, zekâ özürlü ve merhamet yoksunu olanların ne yapacağı, nasıl yapacağı belli olmazdı. Kurşunun adres sormadığı zamanlardı o zamanlar.

Bizim memlekette ‘Beynelmilel’ filmine de konu olan işkence sahnelerinin gerçek olduğu bir yer vardı. Biz Pirin Palas derdik. Suçlu olup olmadığına bakmadan insanların işkenceyle ‘Roma’yı da ben yaktım’ itiraflarının olduğu yerde. Oraya giren insanların sağ çıkması mucizeydi, sağ çıkanların da yaşaması…

O devirlerde sokağa çıkma yasağı iki türlüydü; birisi olağan, birisi olağanüstü.

Olağan yasaklar nüfus sayımlarıyla seçim günleriydi.

Olağanüstü ise darbecilerin keyfinin istediği zamandı.

Başımızı dışarıya çıkaramazdık; korkuyla da olsa, kaygıyla da olsa, mecburiyetle de olsa, kendimizi ve sevdiklerimizi koruma adına da olsa…

O zaman ölseydik, özgür olarak ölme şansını da elde edemeyecektik. Belki sonuca ulaşmayan bir direnme şansımız olurdu, hepsi bu…

***

Şimdi de sokağa çıkamıyoruz.

20 yaş altındakiler ve 65 yaş üstündekiler ile kronik rahatsızlığı olanlar sokağa çıkamıyor.

Büyükşehirler ile Zonguldak’ta yaşayanlar hafta sonları sokağa çıkamıyor.

Ama hiçbir sıkıntı yaşanmıyor; fırınlar açık, eczaneler açık, hastaneler açık, üretim yapan yerler açık, gıda temini için sorun yok, güvenliğimiz de sağlanıyor.

Evde kalması mecburi olan, izole altında bulunan, karantinaya alınan vatandaşların ayağına kadar birçok hizmet gidiyor. Çocuğun maması bitiyor, polis yetişiyor, emziği kayboluyor polis yetişiyor, yaşlı adamın Ayşe kadın fasulyesini zabıta alıyor, vefa gurubu gönülleri fethediyor. Belki halen ulaşılmayan var, görülmeyen var, hali-hatırı sorulmayan, derdine derman olunmayan da var. Eksiği de var, fazlası da var, düzelmesi gerekeni de var, aksaklıkları da var ama buna rağmen, ölürsek, özgürce öleceğimiz bir durum var.

Koronavirüs kaynaklı salgın, sadece bizi değil, bütün dünyayı sarsıyor. Ekonomisi devasa olan ülkeler çökme eşiğinde. Sağlık sistemini öve öve bitiremedikleri ülkeler insanları sokaklarda yatırıyor, yaşlıları ölüme terk ediyor.

Ülkemiz ise hedefine insanı alarak tetkik, teşhis, tedavi ve önleme için imkânları sonuna kadar kullanıyor, eksiğiyle, fazlasıyla ama illa da canla başla çalışan sağlık sektörüyle, güvenliğiyle, gönüllüleriyle…

Elbette hiçbir şey tozpembe değil. Daha iyisi olabilirdi, daha kolayı olabilirdi, daha salgını azaltıcı tedbirler alınabilirdi. Her konu tek tek tartışıldığında farklı farklı görüşler ortaya çıkabilir ama bir bütün olduğunda, özgür bir ortamda bu kadar tedbir almak da kolay değil. Üstelik süper güç denen şişirilmiş ülkelerin hali içler acısıyken, şükretmek için çok sebebimizin olmasına sevinmemek mümkün değil.

Herkesi memnun etmek kolay değil, memnun olduğumu söylemek de mümkün değil ama şükretmesini bilen, sabretmesini bilen ve takdiri Allah’tan bekleyenler olarak, işini yapan herkesi minnetle anmak da gerekir.

Tabii bu arada “Şu okullar olmasaydı milli eğitimi ne güzel yönetirdim” zihniyetindeki “bakancık” gibi, “insanları eve tıksalar şehri ne güzel yönetirdim” diyene belediye başkancıkları da ne yazık ki var…

Eve tıkanmak belki hoş değil ama sonuçta mesafeyi koruma, sağlığımızı koruma, sevdiklerimizi koruma ve başkalarını da tehlikeye atmama adına gerekli. Üstelik bu gerekliliği vatandaş olarak bizler söylüyoruz. Ölürsek de özgürce öleceğiz, onu da biliyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir