Resmi görüş mü, şahsi görüş mü?

Uzun yıllar önce siyasete yeni giren ve bir geleceği olduğuna yürekten inanan/inandırılan genç bir siyasetçiyle söyleşi yapıyordum. Demokrasi, insan hakları, adalet, hukuk, yasa.. gibi konuları geçip, yerel sorunları da gözden geçirdik. Her soruya o kadar güzel cevap veriyordu ki, böyle bir insanın mutlaka siyasette olması, hatta çok etkin bir yerde bulunması gerekirdi ama beni rahatsız eden bir şey vardı.

Konuğum sanki ezberlenmiş cevaplar veriyordu, sanki benim ve okurların duymak istediği cevaplardı bunlar.

Her soruya verilen cevap güzeldi ama yürekten kopup gelmiyordu. Verilen cevap “kabul gören” cevaptı. Olması gerekendi belki, duyulmak istenendi, halkın genelinin onaylayacağı cevaplardı. Beklentiydi belki de, özlemdi, istenendi, düşlenendi, hep hayalini kurduklarımızdı ama gerçek değildi.

Beni rahatsız eden, samimiyet eksikliğiydi belki.

Belki de özüyle sözünün bir olmadığı fikrine kapılmamdı.

Belki bu benim önyargımdı, belki peşin hükümlüydüm, belki çok geri kafalıydım, belki insanların değişimine dikkat etmiyordum.

Söyleşi boyunca verilen o güzel cevapları not etmekle kalmıyor, o kişiden bu cevabın çıkmasına bir anlam veremiyordum.

Kendime de kızıyordum; konuğuma haksızlık ettiğimi düşünüyordum. Belki de gerçekten kemale ermişti, belki de gerçekten “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” diye verilen Mevlana öğüdüne sıkı sıkıya bağlıydı.

Kim bilir, “İnandığınız gibi yaşamıyorsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız” uyarısını kulağına küpe yapmıştı.

Fikriyle zikrinin bir olduğunu yansıtan konuğumla yaptığım söyleşi çok güzel oldu. Aynı fikirde olanların itiraz etmeyeceği cevapları vermişti, hatta aynı fikirde olmazsa bile “yiğidi öldürüp hakkını verecek” olan okurlara rastlayacaktık.

Söyleşiyi sağcı da okusa memnun kalacaktı, solcu da okusa memnun kalacaktı, orta yolcu da olsa memnun kalacaktı.

Herkesin şerbeti bu söyleşideydi, kana kana içilmeye hazırdı.

İtiraz edilecek tek nokta yoktu, hem yandaştan hem candaştan!

Söyleşi bitti, çay ve kahve faslında özel sohbetimiz devam etti.

Konuğum o andan sonra değişti hem de öyle böyle değil, tam 180 derece…

Aslında demokrasinin bize bir beden bol geldiğini söyledi. Seçimde oy kullananların her zaman doğru karar veremeyeceğini, bu nedenle de arada bir halkın iradesini yönlendirmek gerektiğinden bahsetti.

Çobanın oyuyla benim oyum bir olur mu hiç yaklaşımındaki konuğum, halkın cehaletinden bahsetti.

Koltuğu kaybetmemek için her şeyi mubah görenlerin haklı olduğu yönler olduğunu söyledi.

Bir koltuğa sahip olmak için bütün değer yargılarını bir kenara atan, inandıklarının tam zıddını yaşayan insanların haklı yönlerinin olduğundan bahsetti.

Çalışana öyle çok para vermenin iyi olmadığını, az verip, sürekli sana mahkûm kalmasının temin edilmesi gerektiğini söyledi.

Söyleşi boyunca kadınların başımızın tacı, gönlümüzün ilacı olduğunu söyleyen konuğum, özel sohbetimizde kadınların çalışmasına karşı olduğunu, onlara çok hak vermenin, erkeklerin hakkına girmek olduğundan bahsetti durdu. Şiddete karşı olan konuğum, hak edene karşı şiddeti mubah görüyordu ve bu hak edenin sınırı çok esnekti.

Seçilmek için gizli açık güçlerle görüşmeler yaptığından, adaylığının garanti olduğundan bahsetti. Bunun için bir sürü “cemaatle”, bir sürü “kanaat önderiyle” bir sürü “para babası” ile görüşmüştü.

Ben çayımı içiyordum, konuğum konuşuyordu O konuştukça ben şok oluyordum. Adeta köprüden geçene dek bütün ayılara dayı demeye hazır birisi vardı. Herkesi memnun etmek için elinden gelen her şeyi yapmıştı, her eli öpmüş, her ayağa kapanmış, her iğrenç kokuyu koklamıştı.

Camiye gidenle camiye, kiliseye gidenle kiliseye, meyhaneye gidenle meyhaneye gitmişti. Dışarıdan baktığında toplumun tümünü kucaklayan bir görüntü bile oluşabilirdi ama asıl amacın köprüyü geçmek olduğunu, ondan sonrasının kolay olduğunu söyledi konuğum…

Sonunda anlamıştım elbet…

Söyleşinin başından beri beni rahatsız eden şey samimiyet eksikliğiydi.

Çok güzel konuşuyordu, her soruya verdiği cevap, kabul edilebilir şeylerdi…

O, çok güzel anlatıyordu ama beni inandıramıyordu. Oysa söyledikleri doğruydu, benim özlemimdi, sadece siyasetçi açısından değil, “insan” olma açısından da özlemimdi.

Her insanın doğuştan sahip olduğu haklar vardı ve hiç kimsenin gücü o hakları elinden almaya yetmemeliydi. Konuğum da bütün detaylarıyla bunu anlatıyor, herkesi seviyor, herkesi kucaklıyordu.. ta ki kayıt bitene kadar.

Söyleşi esnasında resmi görüşünü ifade eden konuğumun hayatını yönlendirecek olan şahsi görüşüydü ve o görüş çok bağnazdı, çok gericiydi, çok ilkeldi, çok aşağılıkçaydı. Kısaca söylemek gerekirse -kimse kusura bakmasın- tam bir makyajlanmış öküz vardı karşımda.

O söyleşiyi hiç yayınlamadım, onun günahına hiç ortak olmadım ve o köprüdeki “dayı” pozisyonuna hiç düşmedim…

Şimdi samimiyete çok daha inanıyorum. Eğer herhangi bir konuda samimi değilseniz, her zaman iki görüşünüz olur; birisi resmi, birisi şahsi ve ikisi hayatınız boyunca çelişir durur.

25 Aralık 2019 Naif Karabatak

Resmi görüş mü, şahsi görüş mü?” için 2 yorum

  1. SAYIN MÜDÜRÜM,YAZILARINIZDAN FAYDALANMAYA ÇALIŞIYORUM.HEPSİ HAYAT TECRÜBESİ DAİRESİNDE BİZLERE ÖZET BİLGİLER SUNMAKTA..
    DEVAMINI BEKLİYORUMM…

  2. 2001 YILINDA SİYASETE BULAŞMIŞ BİRİSİ OLARAK,BENİM YORUMUM ŞUDUR..
    MEVKİİ İÇİN MAKAM İÇİN ASLINDAN ÇIKAN İNSANLAR TANIDIM,
    SİYASET İÇİN BİRBİRLERİNİ KIRAN KİŞİLER DE GÖRDÜM ,NE YAZIK Kİ..
    ŞEYTAN VE SİYASETTEN ALLAH(CC)A SIĞINIRIM…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir