Robinson Crusoe olamamak

Belki hiçbirimiz Daniel Defoe veya Robinson Crusoe değiliz, hatta içimizde Cuma olan da yoktur ama aynı hayali, aynı yaşamı, aynı kaçışı, aynı gizlenişi, aynı mecburiyeti zaman zaman içimizde taşıyoruz/yaşıyoruz.

Büyükşehrin gürültüsü, yoğun koşturma, stres ve sürekli bir aksiyonun yaşandığı yerlerde yaşayanların “kaçış planı” her zaman bir kenarda durur ama nedense çoğunlukla bir kenarda durur, öylece kalır, sumen altı edilmez ama gerçeğe de dönüşmez. Yüreğimizin gittiği yere gitmemiz öğütlenir. Bu teklif kulağa çok hoş gelir ama ya yüreğimizin götürdüğü yere paramız yetmez ya da paramızın yettiği yere yüreğimiz ısınmaz.

Çoğu insanın sakin bir kasaba hayali vardı. Yine çoğu insan bu hayalini “emekliliğe” öteler, emekliliğin hiç gelmeyeceğini, hep genç kalacağını düşünerek.

Ve gün gelir emekli olur, kıpırdayamaz yerinden.

Kıpırdayanlar da vardır elbet…

Bu özlemi “kısa süreliğine” gerçeğe dönüştüren ise hafta sonu kaçamakları, 5-10 günlük tatillerdir. Sonrasında Tilkinin dönüp dolaşacağı yer, kürkçü dükkânıdır.

Çok ilginç bir bilgidir bu; çoğu insanın hayali aynıdır.

Belki de ülkenin tamamına yakını “sakin bir sahil kasabası” hayali kurar ama o kasabalar hep sakin kalır. Köyde yaşayan da, şehrin gürültüsünde boğulan da, akşama kadar işsizlikten bunalan da, iş yapmaktan bir türlü ayıkmayan da aynı hayali kurar.

Köyde, sakin yaşam alanında “sakin sahil kasabası hayali” kurmak garip gelse de, aslında herkesin “kaçma” dürtüsüyle doğrudan ilgilidir.

İnsanlar bulundukları yerden kaçmak ister. Kimisi hicret der buna, kimisi kaçış, kimisi mekân değişikliği, kimisi de yeni yerler keşfetme.

Kim ne derse desin, hayal kurmak güzeldir. Hayaller olmazsa gerçekler olmaz. Her hayal kuran bunu hayata geçiremez ama her hayata geçiren, önce hayal kurmakla işe başlar.

Geçen gün belgesel kanallarının birisinde izlemiştim, Robinson Crusoe özlemiyle dolu olan bir adamın gerçeğe dönen hayalini.

Sakin yerlerdeki görüntüleri izliyorum, bazen hafta sonu gezip gördüğüm yerlerin güzelliği büyülüyor beni.

Kimi zaman manzaradır seni çeken, kimi zaman sakinliktir ve kimi zaman da “kaçılacak en uygun yer” olarak görüldüğünden bir cazibesi olur ama olur, illa insanı çeken, alıp götüren, hayaller kurmasına sebep olan mekânlar bulunur.

Bir dağın eteğinde, yemyeşil bir yerde, önünden nehir geçen bir ev görmüştüm gezerken…

Dalıp gitmiştim hemen, burada yaşasak nasıl olur diye…

Ahşap evinde bir başınasın.

Kışın soba veya şöminenin başında, yazın bahçede çayını yudumluyorsun, yemeğini yiyorsun, ufak tefek çiftçilik yapıyorsun, birkaç hayvanın oluyor v.s. v.s diye devam edip giden, her sahnesine ücret bile alınmayan hayaller.

Orada ne masrafın olur ki, ödeyeceğin faturalar bulunur mu, pos cihazına gerek duyulur mu, kime muhtaç kalırsın ki, ne kamu, ne insanlar, ne kalabalıklar, ne sorumluluklar, ne sorumsuzluklar…

Ama hayat böyle bir şey değil; hayali güzel, gerçeği zor.

Amaç, aslında Robinson Crusoe olmak değil, amaç Daniel Defoe’nın hayalini bıraktığı yerden sürdürmek değil, amaç dinlenmektir.

Çoğumuz dinlenmeyi bilmiyoruz.

Bildiğimizi sansak da bilmiyoruz, bildiğimizden emin olmazsak da…

Dinlenmek, vücudu dinlendirmek belki, belki de kafayı dinlendirmek.

Belki “bağımlı” olduğun alışkanlıklardan kaçmak, bazen seni bağlayan, hatta bunaltan insanlardan.

Kendin için yaşamadığın her yer, seni bunaltır, seni boğar, yeni kaçışlara, yeni arayışlara başlarsın.

Akraban için yaşarsın, yakınların için yaşarsın, mahallelin için yaşarsın, patronun için yaşarsın, iş arkadaşların için yaşarsın.. yaşamam desen de yaşarsın. Herkes için yaşarsın, bir tek kendin için yaşayamazsın, sevdiklerin için yaşayamazsın, sevdiklerinle dilediğince yaşayamazsın. En azından istediğin gibi yaşayamazsın.

İnsanların yaşantısını şekillendiren, onları bir kalıba sokan her şey fasit dairenin bir parçasıdır.

Zamanla bunalıyor ve kaçmak istiyoruz.

Hepimiz biliyoruz ki, her insan kendi hayatını kendisi yaşar ama bu ona, başkasının hayatına karışmak, onun hayatını dizayn etme hakkını vermeyeceğini de biliyoruz ama karışıyoruz. Bazen iyi niyetle, bazen kötü niyetle, bazen sadece bir muhabbete konu etme adına, iki dakikalık sohbet adına ne insanları harcayıp bir kenara atıyoruz.

Sonra da birer birer kaçıyoruz, ya gerçekten ya hayalen…

Gerçekten kaçamayanlar çoğunlukta, yoksa sahil kasabaları dolup taşardı ama en kötüsü, bedeni burada, ruhu başka yerde olan yığınlardır ki, işte asıl onlar Daniel Defoe’nin hayalindeki Robinson Crusoe rolündedir; bazılarının Cuma’sı bile yok…

24 Ekim 2019 Naif Karabatak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir