Sizi düşündüren betondan ibaret tavan mı?

Sanırım ilkokul üçüncü sınıfa gidiyordum. Dersimiz coğrafya ya da o zamanki adıyla Sosyal bilgilerdi. Derste işlenen konu da bölgemizdi; yaşadığımız yerdi, nefes aldığımız, soluklandığımız, havasını ciğerlerimize çektiğimiz, suyunu kana kana içtiğimiz, tozuyla boğulduğumuz, çamuruyla cebelleştiğimiz kendi ilimiz ve çevresindeki illerdi.

Anlayacağınız konu basitti. Öğretmen ne sorarsa sorsun şıp diye cevap verecek durumdaydım. Zaten ilimizi biliyordum, bölgemizi de biliyordum, komşu vilayetlerimizi de tek tek sayabilirdim, hatta bir çırpıda sayardım.

Öyle sanıyordum, değilmiş…

Tam hatırlamıyorum, bir şeylerle uğraşıyor olmalıydım. Öğretmenin bana soru soracağını, hele hele tahtaya kaldıracağını hiç düşünmemiştim. Öğretmenimiz düşünmüş. Bunun için uzun bir mesai harcamış mı, düşünme seansına katılmış mı bilmem. Bildiğim, o gün benim canımı okumaya niyetlenmiş olduğuydu.

Öğretmenimizin “Naif bey kalkar mısınız” şeklindeki hitabı, “Şimdi yaktım çıranı” demenin çok kibar bir şekliydi. Demek ki kendimi sınıfta hissettirmemiştim; Bedenim sınıfta, ruhum bambaşka âlemlerde dolaşıyor olmalıydı ki, kendimi bulmama, ruhumun da sınıfa, yani derse, yani o ana dönmesine yardım etme çabasına düşmüştü canım biricik öğretmenim.

Henüz bey olmamıştım. Zaten hiç bey olmamıştım; obam da olmamıştı, hanım da yoktu, zengin de değildim, güçlü de değildim, koca bir adam da değildim, küçük düşünüp, büyük olanlardan da değildim. Daha çocuktum. Büyüdüğümde de çocuk olarak kalmazsam, -Allah da kısmet ederse- belki bir bey olurdum; nerenin, hangi obanın, hangi hanenin beyi olurdum bilmezdim, bilemezdim.

Öğretmenin hitap şekli kinayeliydi. Bu da demekti ki benle kafa buluyordu, dalga geçiyordu, belki de sadece takılıyordu.

Takılıyordu diyelim de kimse alınmasın.

Kalk ve bölgemizdeki illeri say” dedi.

Bundan kolay ne vardı.

Belki de bülbül bile görse kıskanırdı, hatta hasedinden çatır çatır çatlardı. Ben öyle bir saydım ki, hızımı alamadım, başka bölgelere de kaydım. Birisi beni tutsun diyeceğim de, henüz bunun farkında değilim.

Tahtaya kalktım, önce öğretmenime “Kolay yerden sordun, şimdi nasıl notları alıyorum, bak ve gör” der gibi bir nazar ettim. O da bana “İşte şimdi yaktım çıranı” der gibi baktı. Böylece değerli öğretmenimle kısa süreli ve ‘manalı’ bakışmamız oldu. Sonra bakışlarımı arkadaşlarıma kaydırdım. Ön sıradan arka sıraya doğru bir göz taraması yaptım, çoğunun gözünde çapak vardı, hiç birisi de henüz kendine gelememiş, sabah mahmurluğuyla pel pel, hatta aval aval bana bakıyorlardı. Belki de bazısı tahtada renkten renge girmemi büyük bir keyifle izleyecek, bazı can dostlarım da düştüğüm duruma üzülecekti. Hele durun, daha ne hâle düşeceğim henüz belli değildi.

Göz taramasını bitirip, herkesin reçetesini verdikten sonra öğretmenin sorusu aklıma geldi. Zaten öğretmen de iki elini göğsünde buluşturmuş, bedenini sağ ayağının üstüne doğru bastırarak benden cevap bekliyordu.

Güneydoğumuzda Şanlıurfa” var dedim büyük bir gururla…

Sonra tavana baktım, eeeee diye uzattım, hımmmm da dedim, ıııııı demeyi de ihmal etmedim.

Aslında bizim oralarda hatırlamadığın kelime arasında eeee, hımmmmm veya ııııı diye anlaşılmaz mırıltılarda bulunan olmaz. Onun yerine genellikle “ağama söyleyeyim” denir. Buna rağmen söyleyeceği aklına gelmezse “söyleyeyim” kısmındaki m harfi uzattıkça uzatılırdı. O zaman da şöyle olurdu; ağama söyleyeyimmmmmmm. Hiç kimse gidip ağasına bir şey demezdi ama “ağama söyleyeyim” bağlacı memleketin dil kurumunca onanmıştı!

Ağalığa karşı olduğumdan olmalı ki, ben “ağama” söylemeye gerek duymuyor, anlaşılmaz mırıltılarla tavana bakmakla yetiniyordum ki, öğretmen de bir an için tavana baktı. Hatta biraz eğilip, başını da tavana doğru kaldırarak daha dikkatli baktı. Yok o da tavanda yazı falan görmedi. Hâlbuki tavana kopya yazan olmamıştı. Tavandan okur tavrına bürünmeyi alışkanlık edinmiştik.

-Tavanda bir şey mi var, dedi bana doğru ve kinayeli bir şekilde.

-Yok öğretmenim dedim, düşünüyorum.

Öyle mi?” dedi öğretmen, “demek ki senin düşünmeni sağlayan şu betondan ibaret tavan.

Bak bu kötüydü. Anlamamış gibi yaparak devam ettim. Tavana daha dikkatli baktım, eeee diye devam ettim, hımmmm da dedim, ıııı demeyi ihmal etmeyerek, tıpkı tavanda okumuş gibi, “Güneybatımızda Gaziantep, kuzeyimizde Malatya var” dedim.

İşte şimdi ayvayı yemiştim. Öğretmen bu defa sol ayağına yüklenerek, alaycı bir tavırla elini de havada döndürerek “Kuzeyimizde ne varmış, ne varmış, hele bir daha söyle

Malatya dedim, kendimden çok emin bir tavırla.

Doğruydu da; Kuzeyimizde Malatya vardı, batımızda Kahramanmaraş, güneybatımızda Gaziantep, güneydoğumuzda Şanlıurfa, kuzeydoğumuzda Diyarbakır vardı. Soruyu bilmiş, cevabı da bülbül gibi şakırdamama rağmen, cevabımdan soruyu soran memnun kalmamıştı. Demek ki istediği cevabı alamamıştı. Hangimiz istediğimiz cevabı alıyoruz ki, hangimiz istediğimiz soruyu sorabiliyoruz ki…

Öğretmen bütün sınıfa dönerek, “siz dersi böyle mi dinliyorsunuz” diye sordu. Benim canım arkadaşlarım ise hep bir ağızdan ve kora halinde “hayırrrr örtmenim” cevabını vererek, bir tek yanlış olanın ben olduğumu ima eden o dayanılmaz gıcık tavra büründüler. Ben de renkten renge girdim. Önce al al oldum, sonra mora döndüm, hafif kızıla boyandım, biraz yeşil, biraz mavi derken kapkara bir çocuk olup çıktım. Yeni yetme bir ressam fırçasını suratıma daldırsa, tuvalinde ihtiyaç duyacağı her boyayı bulur, fıstığı yeşil de eksik olmazdı.

Hakkını teslim etmeliyim ki, öğretmenimiz çok zekiydi. Hemen ön sıradaki çelimsiz kıza sordu, “Kuzeyimizde ne var” diye. O da Malatya dedi, diğeri de, en arka sıradaki de, en köşedeki de, başını omuzuyla gizleyeni de, elini deminden beri havada tutanı da, tombulu da, zayıfı da, yaramazı da, uslusu da, çalışkanı da, tembeli de…

Aferin” diye bağırdı öğretmen, “Hepinize aferin. Demek ki beni hiç dinlemiyorsunuz. Ben size komşularımızı sayın mı dedim, ‘bölgemizdeki illeri sayın’ dedim. Malatya bölgemizde mi, yok. Kahramanmaraş bölgemizde mi, yok. Bakın soruyu da ben soruyorum, cevabı da ben veriyorum. Çünkü siz dersi dinlemiyor, lak lak ediyorsunuz.”

Çok kötü olmuştum, terden sırılsıklam kalmıştım. Sadece ben değil, bütün sınıf fırçayı yemişti. Can sıkıcı bu duruma rağmen bir şey vardı ki, ben komşularımızı çok güzel saymıştım. Sadece “bölgemizdeki iller” detayını atlamıştım, ne vardı yani!

***

Soruyu soran öğretmendi, cevabı veren öğrenci. Bazen öğretmen ne öğretirse, onu söyleyendir öğrenci. Bazen de sorulan soruyu değil, verilecek cevabı dudaklarının ucuna getirendir öğrenci. Bu aslında ne söylediğimizin değil, nasıl anlaşıldığımızın çok daha önemli olduğunu bir kez daha ortaya koyması açısından dikkate değerdi.

Elbette düşünmemi sağlayan betondan ibaret tavan değildi. Sonraları düşündüm, gerçekten de bizim düşünmemizi sağlayan neydi?

Kendimiz düşünmeyince, bizim yerimize düşünenler olur muydu?

Söz gelimi bir parti, bir cemaat, bir dernek veya bir vakıf ‘mensubu’ olduğumuz için bizim yerimize düşünebilirler miydi? Mensup olmasak da, ‘vekâlet’ alanlar olur muydu ve biz o güzel kafamızı yormaz, bizim yerimize kafa yoranların geleceğimizi şekillendirmesine pel pel bakar mıydık?

Belki de nerede olduğumuzu bilerek düşününce, kaygımız da beraberinde gelebilirdi. Belki bizi engelleyen, frenleyen veya daha fazla gaza basmamızı sağlayan düşüncelere sahip olabilirdik.

Düşününce, düşünmenin bize ait olduğunu ve onun var olma sebebimiz olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz. Düşünmek için birine, bir yere, bir makama veya başkaca bir kazanca bakmaya gerek yoktu. O düşünce bana aitse, onun kazanması da vardı, kaybetmesi de. Önemli olan düşünmenin bana ait olmasıydı, getirisi veya götürüsü değil!

O günden sonra düşünürken tavana bakmamaya, “eeeee” veya “hımmmm” ya da “ıııııı” dememeye yoğun gayret gösteriyorum. “Ağama söyleyeyim” bağlacını zaten kullanmıyordum.

Televizyonda bir siyasetçi ya da programcı “eeee” diye nefes alıyorsa, virgül yerine “hımmmmm” diyorsa, “ııııı” diye zamanı öldürüyorsa “tavanda kopya aradığını” düşünüp, zaplıyorum ve şöyle diyorum; “Demek ki düşünmenizi sağlayan şu betondan ibaret tavanmış.”

Not: Bu yazı Makas Dergisinin Haziran temmuz 2019 tarihli 8’inci sayısında yayınlanmıştır.

Naif Karabatak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir