Sonunda korku kanseri oldum!

Sürekli başı yerde geziyor. Sürekli düşünceli. Rengi soluk, gözleri mahmur, sanki yataktan yeni kalkmış, henüz uyanmamış, üzüntülü, kırgın, küskün ya da belki de acı çekiyor, derinlerde bir yerde…

Belki de daha kahvaltı etmemiş, güzel bir kahveyle güne başlamamış ya da ne bileyim, belki de çay içmemiş, kazınan midesine bir parça ekmek, bir dilim peynir, birkaç zeytin gibi şeyler girmemiş.

Güzel bir haber almamış, günaydın diyeni bulunmamış. Her gün bize bahşedilen iki mucizeden birisiyle bile karşılaşmamış gibi. (Hani bilirsiniz, her gün bize iki mucize verilir. Bunun birisi yeni bir güne uyanmamızdır, ikincisi ise o yeni güne sevdiğimizle birlikte uyanmamızdır.)

Uzun yıllar önce Sadi’yle birlikte çalışıyorduk. İşe ilk başladığımda Sadi’nin hastalık hastası olduğu söylediler ama ben “abartıyorlar” diye düşünmüştüm.

Bir gün geldi “hastaneye gideceğim” diyerek izin istedi. Ama izin isterken, “Bu son iznim müdürüm, ha öldüm ha öleceğim” der gibiydi. Yolun sonunu görmüş, bütün ümitlerini tüketmiş, demirlediği limandan gemisini almak üzereydi…

Birkaç gün sonra tahlil için sıra aldığını söyledi, bir gün sonra tahlil sonucunu alacağını söyledi. İlerleyen günlerde MR çektireceğini, doktorun tomografi istediğini, renkli film için sıra aldığını, ultrasona gireceğini, endoskopi olacağını, bugün kolonoskopi için gün aldığını, yarına birkaç kültür tahlili yaptıracağını, bir gün karşıya geçeceğini oradaki bir hastanenin çok iyi olduğunu duyduğunu söyledi.

Hepsinde de izin verdim ama muayene ve tahlil için o kadar çok izin alıyor o kadar çok hastane yolu arşınlıyordu ki, gerçekten de söyledikleri gibi hastalık hastası olma ihtimali vardı ama kınamaya gerek yok. Belki de gerçekten hastaydı. Sonuçta hem doktor değiliz hem de muayene edip, sağlığı hakkında bir fikre varan değiliz.

Bu tedavilerinin bazısını devlet hastanesinde bazısı ise özel hastanelerde yapıyor. Aldığı maaşın çoğunu muayeneye, tahlile veriyor. Çok şükür ki, her tahlilin neticesini aldığında “o konuda bir sıkıntı” olmadığı, “turp gibi” olduğu anlaşılıyor ama bir sonraki “evham”a kadar.

Dikkat ettim de muhabbeti hep sağlık üzerine. İşi dışında internette hep sağlık haberlerini takip ediyor. Birisi “şuramda bir sızı var” dese hemen arama motoruna yazıyor ve o hastalığın nasıl bir hastalık olduğunu buluyor. Doktorlar boşuna o kadar okul okuyor, boşuna o kadar dirsek çürütüyor, koca koca kitapları sular seller gibi okuyup bitiriyorlar. Bizim Sadi, her hastalığı şıp diye teşhis etmekle kalmıyor, dünyada henüz duyulmamış hastalıkları da keşfediyor. Yani Sadi’nin bir de keşif yönü var, icat bile yapıyordur da henüz görmedim!

Bir gün geldi, “sanırım ben nöbet geçiriyorum” dedi. “Neden” dedim, “bu gece üç defa uyandım”, diye başladı anlatmaya.

-Sen nöbetçi memurluğuyla nöbet geçirmeyi karıştırıyor olmayasın.

-Yok müdürüm, bu gece üç defa uyandım, saat birde, 3.5’ta ve 5’te. Hepsinde de terlemiştim. Kalktım, atletimi değiştirdim, oturdum, odada dolaştım, yattım ama uyuyamıyorum. Kesin ben nöbet geçiriyorum. İzin verirseniz bugün doktora gideceğim.

İzin verirdim vermesine de artık hastalık hastası olduğuna ben de inanmıştım. Her hastalığın başının stres olduğunu anlatmaya çalıştım. Stres yapmamasını, kafaya takmamasını, hele hele internetten şikâyetlerine derman aramamasını söyledim. Bir şikâyeti olduğunda doktora gitmesini ama doktorun dediğinin dışında da bir şey yapmamasını söyledim.

-Haklısın müdürüm, ben çok kafaya takıyorum ama dilimin altında iki tane sivilce çıkmış, şimdi ben bunu nasıl kafaya takmayayım, Salı günü doktora gideceğim, kesin ağız kanseri oldum, demez mi?

Salı gününe daha çok olduğunu, belki de o güne kadar geçeceğini söyledim. Kendimden örnek verdim.

-Kolum çok kaşınırdı..

-Mantar mı olmuş

-Yok, güneş alerjisi var diye doktora gittim.

-Kesin egzamadır.

-Muayene sıramı beklerken sürekli kaşınıyorum. Sıra bana geldi, içeriye girdim…

-Vah vah vah, cilt kanseri mi olmuşsun..

-Yok ya, hiçbir şeyim yokmuş, stres kaynaklıymış.

-Stresten niye kolun kaşınsın, sen kesin kanser oldun.

-Değilim, bak turp gibiyim.

-Ne zaman oldu bu?

-10 yılı geçti.

-O zaman benim hastalığım da stres.

-Evet, onu anlatmaya çalışıyorum. Mutlaka şikâyetinde haklısın ama kalıcı olması, sürekli takıntı haline getirmen çok da iyi değil. Böylelikle var olan bir hastalığı azdırıyorsun, kangren hale getiriyorsun, tedavin olumlu sonuçlanmıyor.

-Müdürüm stres kanser yapar mı, sanki ben stresten kanser oldum. Hatta geçen gün gözlerim seğiriyordu, kesin göz kanseri oldum. Bugünlerde bir halsizliğim var, iştahım yok, hiçbir şey yapasım gelmiyor. Patron görse beni kovacak biliyorum ama iş yapasım bile yok. Her tarafım hasta, hiçbir organım çalışmıyor. Ben komple kanser olmuşum da hiç kimse bana inanmıyor.

Böyle olmayacaktı, biraz sohbet etmek, evhamlarını, streslerini, kaygılarını, korkularını anlatmak ve bunu yenmesini sağlamak gerekiyordu. Aslında bir psikologla görüşmesi gerekiyordu ama şimdi “Psikoloji kanseri oldum” diye feryat figan ederdi.

Sadi’yi hastalık hastası deyip yabana atmayın. Bütün sağlık programlarını izler, Canan Karatay’ın konuştuğu her kelimeyi bilir. Programa katılan veya soru soran her izleyicinin teşhisini anında koyar da, stüdyodaki doktorun “Sadi bey bu konuda ne düşünüyorsunuz?” demediğine şaşar durur. Doktorlar dizisini kaç defa döndürüp döndürüp izlediğini kendisi bile unutmuş.

Az da olsa konuşayım dedim. Herkesin sorunları olduğunu, herkesin maddi sıkıntısı olabileceğini, eşiyle, çocuğuyla farklı farklı sorunlar yaşandığını, herkesin işyerinde sorunu olabileceğini, kendisinin tek olmadığını, bütün yükün onun omuzuna yüklenmediğini, herkesin farklı farklı derdi, sıkıntısı olduğunu, önemli olanın bunu kendimize ve başkalarına zarar vermeden aşmak olduğunu falan filan anlattım.

Sabahları ve akşamları yürümesini öğütledim. Koşmasını, spor yapmasını ya da bir el sanatıyla uğraşmasının çok iyi olacağını söyledim. Hafta sonu sahile gitmesini, uzun süre oturup denizi seyretmesini, dolaşmasını öğütledim.

-Evet ya deniz kenarına gidince bana çok iyi geliyor, üç ay önce gitmiştim, çok iyi gelmişti.

-Ee üç aydır niye gitmiyorsun ya, deniz dediğin şuracıkta.

-Hastaneye gitmekten fırsatım kalmıyor. Hele ne kanseri olduğumu bir bulayım gideceğim.

-Bence senin hiçbir şeyin yok, takıntın var.

-Ben biliyorum aslında kanserim ama nereden kanserim o belli değil.

-Yahu ne kanseri..

-İşte ben de ne kanseri olduğumu bulmaya çalışıyorum, ben kesin öleceğim.

-Hepimiz öleceğiz.

Dikkat ettim de, Sadi’nin eli ayağı titriyor, elleriyle değişik değişik hareketler yapıyor. Gözlerini açıp açıp kapatıyor, kapatıp kapatıp açıyor. Ağzı kuruyor, diliyle dudaklarını ıslatıyor. Dönüp kapıya bakıyor, sonra bir daha aynı hareketleri yapıyor ama bir gözü hep dış kapıda…

-Ama ben çok çabuk öleceğim. Şimdi bir de korkmaya başladım. Olur olmaz her şeyde korkuyorum. Gece uyanıyorum korkuyorum, işe gelirken korkuyorum, eve giderken korkuyorum. Patron çağırıyor korkuyorum, iş geliyor korkuyorum, işi teslim ederken bir şey derler diye korkuyorum. Yok yok ben kesin korku kanserine yakalandım.

-Korku kanseri yok ama hastalık korkusu var ve o senin bütün benliğini sarmış, hastalık seni öldürmez ama bu kesin seni öldürür, der demez ağlamaya başladı.

-Bak sen de artık bana inandın. Ben çok hastayım, kanser olmuşum ama doktorlar her seferinde bir şeyin yok diyorlar. Ben de her seferinde başka bir şeyden gidiyorum. Sonunda bulacağım ne kanseri olduğumu ama bence korku kanseri olmuşum ama en kötüsü internete bakıyorum, hiç kimse korku kanseri hakkında bir şey yazmamış, belki de gizli korku kanseri olmuşum da kimsenin haberi yok!

23 Ekim 2018

Naif Karabatak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir