Tehlikeli adam

Sanki bütün bir kent sözleşmişçesine tehlikeli adamdan bahsediyordu. Televizyona çıkmadan, gazetede yazmadan, orada-burada nutuk atmadan şöhret olunur mu diye düşünüyordum ama olunuyormuş. Hiç değilse bir şehir efsanesidir, eski destanlar gibi dilden dile yayılıyordur, ayaklı gazete çoktur, mahalle dedikodusudur, işsizlerin kahvehane köşelerinde çaya katık ettikleri dedikodudur, neydir…

Ama değilmiş.

Adamın şöhreti dağları aşıyor, ovaları geçiyor, kulaktan kulağa yayılıp duruyor.

Tabii ki onun tehlikesi adam öldürmek, insanları dağa kaldırmak, işkence yapmak, haraç kesmek falan değildi; bu adam, o güne dek doğru bildiklerimizin yanlış olduğunu savunuyordu. Hem de öyle böyle değil, bağıra çağıra. Ne kanun tanıyor, ne yasa, ne ondan korkuyor, ne bundan.

Delidir her halde dedim.

Hani zekânın en yüksek mertebesidir delilik.

Bazen kimin deli, kimin veli olduğunu çözemezsin.

Bizim kaygılarımızla, korkularımızla söyleyemediklerimizi söyleyendir deliler.

Yok dedi bir dostum, o deli değil, bildiğin tehlikeli adam. Çok akıllı laflar ediyor, söylediklerinin tamamına yakını doğru ama her doğrunun her yerde söylenmeyeceğini bilmeyenlerden birisi.

Bir gün tehlikeli adamla yüz yüze geleceğim, onunla baş başa kalacağım ve üstelik de sohbet edeceğim aklıma gelmezdi. Ben kendi halinde bir adamım, hani kıyısından köşesinden yazar da oluyorum ama olsun, kendi halimdeyim. İşten eve giden, evden de hali üzere işe giden birisiyim. Hayatı sorgularım, insanların ikiyüzlülüğünü eleştiririm. Bazen çıkarcılardan bahsederim, bazen zalimlerin zulmünü anlatırım ve elbette mazlum olanların nasıl mazlum duruma düşürüldüğünü de gözler önüne sererim.

Yani ben öyle biliyordum, her şeyi tek tek ortaya serdiğimi, bir bir anlattığımı sanıyordum.

Hiçbir şey anlatmıyormuşum…

Tehlikeli adamla karşılaştığımdan beri bana bir haller oldu, şimdi her şeyi sorgulamaya başladım ama sorgulamanın ne denli tehlikeli olduğunu da yeni yeni anlıyorum. Oysa eskiden de bilirdim, çok soranı, çok soruşturanı, çok karıştıranı, hakkını arayanı kimse sevmezdi. Sadece “devlet” değil, biz de sevmezdik. İnsan dediğin uyumlu olmalıydı, herkese huzur vermeliydi, kurallara uymalıydı. Kuralı kimin çıkardığı, kuralın kime yaradığı çok da önemli değildi. Biz çıkarılan kurala uyar, dayatılana bel bağlardık. Uyumlu olmak böyle bir şeydi, makbul olurdun, vatandaş olurdun, herkes seni severdi. Belki bunun maddi faydasını da görürdün, belki manevi faydasını da ve belki de tamamen duygusal(!) bağlantılar edinir, servetine servet katardın.

Ama tehlikeli adam öyle değil.

Benim gibi çulsuzun birisi.

Yine benim bir emekli maaşım var, devlete hizmet etmişliğimiz var ve halen çalışıp üç kuruş kazanmışlığımız var.

Tehlikeli adamın beş parası yok, bırakın parayı adamın neredeyse üstünde elbisesi yok. Sağdan soldan eski püskü elbise vermişler, maksat adam ortalıkta anadan üryan dolaşmasın diye.

O zamanlar bir gazetede genel yayın yönetmenliği yapıyorum. Gazeteciyim, üstelik de yazarım ama tehlikeli adamla hiç karşılaşmışlığımız yok. Belki denk gelmedi, belki ben sokağa girdiğimde o da sokağın diğer ucundan akıp gitti. Belki de deli deliyi görünce sopasını saklayan cinstendi. Malum ben o zamanlar Bir Delinin Not Defterini kaleme alıyordum.

Tehlikeli adamla karşılaşmamız çok ilginç oldu. Ben gazetede o günkü mizahi hikâyemi yazmış, acil bir toplantıya gitmek için ceketimi alıp, kapıya çıkmıştım bile. Valilikte bir toplantı vardı. Vali bey bizzat arayıp benim de katılmamı arzu etmişti. Belki de “delice hikâyelere” konu bir mevzu vardı, kim bilir…

Kapıdan tam çıkıyordum, ayağımı üç ayda bir değişen kaldırım taşına basıyordum ki, “Ey Amerika!!!!!” diye bir feryat başladı, adımımı geri çektim.

Sonra İsrail’e kafa tuttu, sonra Fransa’ya, İngiltere de nasiplendi, Rusya’da, İran, Irak.. derken sırasıyla, zalimliğiyle, yaptığı zulümlerle gündeme gelen bütün ülkelere ders veren bir adam, tam ayağımı basacağım yere basmış, gazetenin kapısının önünde nutkunu sürdürüyordu. Çevre bir anda kalabalıklaştı, tehlikeli adamı herkes görmek istiyordu.

Tehlikeli adam da gördüğü ilgiden hayli memnundu sanırım. Gerçi bunu pek belli etmiyordu. O bir tek dinleyicisi olmadığında da, bütün bir ahali kendisini dinlediğinde de ses tonunu değiştirmez, avazı çıktığı kadar bağırır ama bütün kelimeleri, bütün cümleleri bir ahenkle haykırırdı. Duyan sanki bir kitaptan okuyor sanırdı. Yani değme siyasetçiler onun kelime dağarcığına erişemezdi. Hitabet kursu alanlar bile böyle hitap edemezdi.

Ama her sözün bir sonu olur ya da olmalı. Ben toplantıya yetişeceğim, şimdi bir delinin önümü kesmesi nedeniyle koskoca vali beyin davetine icabet etmeyeyim mi, diye düşünüyordum ki, vali beyden başladı, belediye başkanına kadar bütün yetkililerin işini yapmadığını sıraladı. Al başına belayı, hem de bizim gazetenin tam önünde. Şimdi ilanımızı keserler, gazeteye ceza verirler diye bir kaygım olmadı desem yalan olur. Sonuçta orada çalışanız, gazetenin maddi olarak da sekteye uğramaması gerekiyor.

Yahu ben ne diyorum. Ben ki özgürlükçü bir yazarım. Herkesin, her fikri dilediğince ifade etmesinden yanayım. Tamam, hakaret yok, küfür yok ama bırakın da dileyen, dilediği fikri korkmadan ortaya döksün.

Kendi düşüncemden gaza mı geldim ne, adamı kolundan tuttuğum gibi içeriye çektim. Sekreter hanım kızımızdan iki çay istedim. Tehlikeli adamla baş başa çaylarımızı yudumlarken sohbete de başladım. Bu adamın “delice” laflar etmesinden öte tehlikeliliği nereden geliyor, öğrenmem lazımdı.

Başında meddahların giyindiği bir külah vardı, siyah renkteydi. Hani renkli olsa tam meddah diyeceğim. Üstünde yamalı bir ceket, ayağında hayli bol bir pantolon, kemer yerinde de kalın bir urgan vardı, eğreti şekilde düğümlenmişti. Ayakkabısının imal edildiği günden bu yana boya görmediğini, hatta yeryüzünde boya denen bir ürün olduğunu bile duymadığını düşünüyorum. Çorabında en az on delik gördüm, pantolon ve ayakkabıdan arta kalan görünür yerde.

İnce bıyıkları, kalın kaşları vardı. Yüzü güneşten bronzlaşmış gibiydi, yer yer de güneş lekeleri vardı. Yaşı 40-45 civarında gösteriyordu. Saçları çoğunlukla erken beyazlamış, alnı ve yüzünde derin çizgiler erkenden oluşmuştu. Asık suratlı değildi ama güleç de değildi. Ne sırıtıyordu ne de somurtuyordu. Gözleri arada bir fıldır fıldır dönüyordu, onun dışında “tehlikeli” diyeceğimiz bir şekli şemaili yoktu. 

Sokakta ne bağırıyorsun dedim, gazetemizde arada bir düşüncelerini yazmasını söyledim, ama suç unsuru barındırmayan yazı yazması gerektiğinin de altını çizdim. Sonra yine kendime hayret ettim. İnsan düşüncelerini aklından geçirip, yazıya dökerken, aynı zamanda bir de “suç unsuru barındıran kelime ayıklama” filtresinden mi geçirmesi gerekiyordu, yani hakaret yoktu işte, yetmiyor muydu?

Yetmiyormuş…

Biz gazetecilik mi yapıyormuşuz, yazı mı yazıyormuşuz.. bizim yaptığımız “kurum bülteni” çıkarmakmış. Bazı kurumlara, bazı kuruluşlara, bazı siyasilere “arşivleyeceği övgü dolu sütunlar” lazımmış, biz de bunu “üslubumuzca” yapıyormuşuz.

Tehlikeli adam böyle söyledi. Bizde o yürek neredeymiş, onun bir yazısını bile yayınlayacak gazete henüz yeryüzünde yayın hayatına başlamamışmış da mış mış…

O beni gaza getiriyordu kesin ama ben de onun anlatıldığı gibi tehlikeli olacağına inanmıyordum. Alt tarafı aklı biraz havada, dilinin kemiği yok, ağzının fermuarı yok, sözlerinin bir sonu, düşüncesinin bir freni falan yok. Hepsi bu…

Aldığım gazla, “işte bu gazete var ve işte ben varım” dedim, yazmasını salık verdim.

Peki be dedi, elini masaya vurarak, ben yazacağım, sen de yayınlayacaksın

Yine hatırlattım, bir kez daha, bir kez daha suç unsuru olmamasını, hakaret olmamasını özellikle, üstüne basa basa, hatta üstünde tepine tepine söyledim. Sadece başım yasalarla derde girmeyecek, bir de patronla papaz olacağız.

Ve üç gün sonra tehlikeli adam yazısıyla geldi, bir çırpıda okudum ve o heyecanla, aldığım o gazla yazıyı dizgiye verdim…

Ne olduysa ondan sonra oldu…

Çalışacak gazetem kalmadı, yazacak yerim yok, yatacak yerim bile yok!

23 Ekim 2018

Naif Karabatak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir