Tik Tak.. Tik Tak..

Önce sağa dönersiniz, sonra sola, sonra tavana dikilir gözleriniz. Bazen dua edersiniz, bazen koyunları sayarsınız. Bazen sayacak çok daha farklı şeyler bulursunuz, bazen neyi saydığınızı unutur, bazen unuttuğunuzu saymak için kafa yorarsınız. Sonra dönersiniz koyunlara. Her bir koyunu, size ait olmayan çitin üstünden atlatır durursunuz ama yok, uyku denen şey göz kapaklarınızı kapatmak için yanınıza uğramaz…

Ne yaparsanız yapın, gecenin bir yarısı saatin tik tak sesleri sizi bir türlü uykuya geçirmez. Uyku denen o meçhul konuğun yatağınıza uğramadığı bir zamanda, sizi uyutmayan belki de saatin tik tak sesleri değil, çok daha başka şeylerdir. Sonuçta gecenin yarısını çoktan geçtiği halde fal taşı gibi açılan bir gözünüz varsa, buna sebep her ne olursa olsun, saatin tik takları da eklenir…

Uykunun “küçük ölüm” olduğu söylenir ama hepimiz, her gün o küçücük ölümü tatmak için uğraşır dururuz; gerçek ölüme özlem duymadan hem de…

Başınızı yastığa koyduğunuzda kısa sürede uyuyorsanız ya vicdanınız çok rahat ya da çok rahat bir insan olduğunuz için vicdanınızın devreye girmesi çok zaman alıyor!

Saat, aslında zamanın geçtiğini bize anbean anlatan bir alettir; Tik tak.. tik tak.. zamanınız geçiyor, bir bak!

Zaman, bir yanımızda akar gide, biz bunun farkında olmayız. Saat, farkında olmadığımız bu durumu bize anlık olarak hatırlatır. Her ne kadar kolunuza saat takmasanız da, duvardan saati indirseniz de, cep telefonu, bilgisayar ve televizyon gibi teknolojik aletler bu durumu size en kısa sürede aktarma becerisine sahiptir. Bu da yetmezse bir kavşakta yer alan saat kulesi, bir işyerinin saatli tabelası, bir sitenin girişinde yer alan tarih ve saati belirten o dijital dönüşüm, sona doğru yaklaştığınızı hatırlatmak için acayip bir arzu duyar; Tik tak.. tik tak.. zamanınız geçiyor, bir bak…

Normal şartlarda zaman su gibi akıp geçer, saatin nasıl geçtiğinin farkında olmazsınız. Ama eğer bekliyorsanız, zaman geçmez, hastaysanız geçmez, üzgünseniz geçmez, yılgınsanız geçmez, yoksulsanız geçmez, düşkünseniz geçmez, mağdursanız geçmez, korkuyla yüzleşiyorsanız geçmez, kaygılıysanız geçmez, paniklediyseniz geçmez.

Zaman bile zenginden yana; birilerinin lehine işliyor, birilerinin aleyhine. Birilerini delip geçiyor, birilerini okşuyor. Birilerini ıskalayan zaman, birilerine fırsatlar veriyor.

Elbette sonuçta herkes için zaman geçer ama bazılarına su gibi, bazılarına zehir gibi…

Misafir olduğumuz bu dünyada belli bir zaman kalmak üzere gönderildik. Süremizin ne zaman dolacağını bilmiyoruz ama bunu hatırlatanlar var. Saçımıza düşen aklar, yüzümüzde oluşan çizgiler, takatimizin azalması, gücümüzün düşmesi.

Bize, bizi hatırlatan ve bizim burada ne amaçla geldiğimizi, ne kadar kalacağımızı, sonra nereye gideceğimizi söyleyen o kadar çok işaret ve işaretçi var ki, bazen okumayı bilmiyoruz, bazen görmezden geliyoruz, bazen de görmek istemiyoruz. İşte saat, bütün bu unuttuklarımızı bize anlatan en basit, en sıradan alettir; Tik tak.. tik tak.. zamanınız geçiyor, bir bak…

Zamanın lehimize işlediği bir zaman var mı, aleyhimize işlediğine inandığımız zamanın, bize bir faydası veya zararı var mı, bunu bilmek mümkün değil. Misafir olduğumuz bu dünyada, işleyen zaman bizi gerçek yuvamıza mı götürecek yoksa sürgün yeri mi olacak, onu da bilmiyoruz.

Belki de yaptığımız her işle, söylediğimiz her sözle, tuttuğumuz her elle, baktığımız her gözle, attığımız her adımla, misafirlikten gerçek yuvaya gidişin rotasını da kendi ellerimizle çiziyoruz. Bize görünmeyen rotamızı, aslında yaptıklarımızla veya yapmadıklarımızla kendimiz belirliyoruz. Saat bize sadece sürenin geçtiğini anlatır, aleyhimize veya lehimize işlediğini değil.

Saatlerin toplamından oluşan günler, aylar, yıllar ise hızlı akışın bir göstergesidir.

Her yeni yıl, ömrümüzden bir yıl daha alır. Lehimize veya aleyhimize geçen yılın hepimize tek faydası, “yeni bir umut” getirmesidir. Bunun ötesinde faydası veya zararı konusunda fikir sahibi olma şansımız maalesef yoktur.

Zaman öyle esrarlı bir şeydir ki, nasıl akıp geçtiğini bilemeyiz.

Dün 2019 yılıydı, bugün 2020 yılındayız.

Dün Aralık ayıydı, bugün Ocak ayındayız.

Dün bambaşka bir gündü, bugün bambaşka…

Gün bittiğinde “dünle aynı” olduğunu anlamamız çok da zor olmayacak. Her yeni gün, yeni bir umuttur, her yeni ay yeni umuttur, her yeni yıl da öyle…

Bizi ayakta tutan ne saatin tik tak sesleri, ne geçen zaman, ne günler, ne aylar, ne yıllardır. Bizi ayakta tutan şey umutlarımızdır; inançlarımızdan doğan umutlarımızdır, sevgimizden doğan umutlarımızdır, dostlarımızla beslediğimiz umutlardır.

2020 yılı da, diğer tüm yıllar gibi yepyeni bir umutla geldi, hayal kırıklığı olduğunun anlaşılmasına ise tam 365 gün var.

Bir yılın nasıl geçeceği, yılın kendisiyle, rakamlarıyla, yeriyle, mekânıyla alakalı bir şey değil. Bugüne kadar her yılın nasıl geçmesi gerektiğine karar veren bizdik, bundan sonrasına da karar verecek olan yine bizleriz. Elbette bu kararımızı, niyetimizi ve umudumuzu etkileyenler var.

İşte o etkileyenlerle mücadelenin tam adıdır imtihan. Herkesin kendi imtihanı, herkesin kendi yaşamı, herkesin kendi kararı, herkesin kendi uygulaması ve herkesin kendi sonucu…

Zaman, geri dönüşü olmayan bir akışın adıdır. Bu nedenle ayları, yılları beklememize gerek yok, her yeni gün, yeni şeyler söylemenin tam zamanıdır.

Tik tak.. tik tak.. zamanınız geçiyor, bir bak!

1 Ocak 2020

Naif Karabatak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir