Umudumuz Karaoğlan

Siyasette kısır döngünün yaşandığı zamanlardı ve o zamanlar kısır döngü otomatik makine gibi hız yapardı. O vakitler, bir Çoban Sülo vardı, bir de Karaoğlan ve iki de “kilit parti” konumunda olan.

Toplam dört parti ve bu dört partiyi hiçbir zaman alternatif olamayan, binde sıfır nokta sıfır bir oranında oy alan partiler…

İktidara oynayan iki partiydi, “ortaklığa” oynayan ise üç parti.

Biraz garip gelebilir ama her seçimde hiçbir parti “tek başına” iktidar olacak gücü bulamıyordu. Belki de halk o gücü hiçbirisine layık görmüyordu veya elindeki gücü o partilere ve o partilerin liderlerine emanet etmeye gönlü razı gelmiyordu. Bu nedenle de iktidara en yakın iki parti, “hükümeti kurma görevi” alabilirdi. Elbette ki, “kilit parti” konumunda bulunan bir, bazen iki partiyi de yanına alarak.

Çoban Sülo’nun partisi Adalet Partisiydi, genel başkanı da merhum Süleyman Demirel’di.

Karaoğlan’ın partisi CHP’ydi, genel başkanı da merhum Bülent Ecevit’ti.

İki kilit parti vardı; birisi MSP, yani Milli Selamet Partisi, diğeri MHP, yani Milliyetçi Hareket Partisi.

MSP’nin genel başkanı merhum Prof.Dr. Necmettin Erbakan’dı. MHP’nin genel başkanı ise merhum Alparslan Türkeş’ti.

Aslında o dönemde seçime gitmeye gerek yoktu. Bunu dillendirdiğinde düşman sayılırdın ama gerçekten gerek yoktu. Çünkü kısır döngü hiç değişmezdi. Ha Ali Veli ha Veli Ali’ydi…

Seçimin sonucunda ya CHP birinci parti çıkardı ya AP.

Hangisi çıkarsa çıksın tek başına hükümeti kuramazdı. Mecburen iki kilit partiden birisiyle “ortaklık” kurmak gerekirdi. Hatta bazen en azılı rakibi olan iktidara en yakın diğer partiyle.

Diyelim sandıktan AP çıktı. O zaman koalisyon için ilk başvurulacak parti MSP’ydi ya da MHP’ydi, belki de ikisi birlikteydi.

Veya sandıktan CHP çıktı. O zaman koalisyon için ilk başvurulacak parti MSP’ydi ya da MHP’ydi, belki de ikisi birlikteydi.

CHP ya da AP’yle birlikte koalisyon kuran diğer partilerle oluşturulan iktidar, hali üzere hiçbir varlık gösteremezdi. Ne eğitim, ne sağlık, ne iç politika, ne dış politika, ne yatırım, ne demokrasi, ne özgürlük ne de başka bir şey. Sadece “bakanlıkları pay etme” derdi vardı, bu da o partinin gücünü gösterirdi. Bir de Amerika’ya gönülden bağlılıkları vardı, askerin postalını yalamakla işe başlarlardı.

Ama buna rağmen AP’nin öncülüğünde kurulan hükümette “Umudumuz Karaoğlan” olurdu ve bu hiç değişmezdi. Umudumuz olan Karaoğlan’ın içinde yer aldığı hükümette de “Çoban Sülo” sorunları çözecek tek kişiydi.

Bu şekilde 12 Eylül 1980 darbesine kadar kısır döngü sürüp gitti.

Hiçbirisi de “bu defa yanıldık” demedi.

Herkes aynı şekilde oyunu verdi, umudunu kaybetmedi, hayal kırıklığını ortaya koymadı. Ara sıra “elim kırılaydı da oy vermeyeydim” yakınmaları sadece siyasi malzeme ve mizah unsuru olarak kullanıldı.

12 Eylül darbesinden sonra işi bilmeyenler bir süre iktidar oldu. İşi bilenler kadar onlar da başarısızdı. İşi bilenler de kötü yönetmişti, işi bilmeyenler de. Aslında iktidarda hiç kimse olmasa da aynı şekilde halk perişandı, olsa da yine halk perişandı.

O zamanlar henüz “orta direk” belli değildi. Onu belirleyen de “tek başına iktidar” olan merhum Turgut Özal oldu. Darbeden sonra iktidara gelen ANAP’ın genel başkanı merhum Turgut Özal, kendinden öncekilerin aksine “yenilikçi”, “özgürlükçü” ve “yatırımcı” rolüyle dikkatleri üzerine çekti. Ta ki onun ölümüne kadar. O öldükten sonra “Umudumuz Karaoğlan” diyen zihniyet yine işbaşına geçti ve ülke darbe öncesinden daha kötü bir hale büründü.

Yine özgürlük yoktu, yine ekonomi kötüydü, (dış borç o kadar çoktu ki ABD’nin önünde el pençe divan durmak da yeterli gelmemiş, ayaklarının altını yalama zamanı gelmişti.), yine eğitim sıfırdı, yine sağlık perişan haldeydi.

Böylece 2002 yılına gelindi ve AK Parti iktidara geldi, hem de tek başına. O gün bugündür tek başına iktidara gelen AK Partinin alternatifi yok. “Umudumuz Karaoğlan” diyenlerin umudu ise halen aynı yerde sayıyor.

Bazen bir terör örgütü umutları oluyor, bazen bir başka terör örgütü ve bazen de Amerikan’ın yeniden uşağı olmak içinJoe Biden” denen zekâsının olup olmadığı henüz belli olmayan birisine umut bağlıyorlar.

Hiçbir zaman “biz olalım” denmiyor, “halk için çabalayalım” denmiyor.

Göreve getirdikleri, umut bağladıkları ise “temel atmayan”, devasa “yatırımları israf gören”, özgürlükten anlamayan, demokrasi bilmeyen, farklılıklara tahammül edemeyen, terör örgütü ve onun yalakalarından medet uman, beslemeleriyle sağa sola zehir saçan acayip bir zihniyet haline dönüşüyorlar.

Sevmezdim, beğenmezdim ama “Umudumuz Karaoğlan” diyenlerin bile bir samimiyeti vardı.

En azından başka alternatiflerinin olmadığını bilecek kadar akılları başlarındaydı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir