Yağlı Yavan

Gelen teklif çok cazip değildi ama işsiz kalmıştım, ‘şimdilik’ diyerek kabul ettim. Kabul etmeme sebep olan, çalışacağım yerin “küçük ve şirin bir ilçe” olmasıydı. Hep hayalini kurardım, öyle bir yerde ne güzel gazetecilik yapılırdı. Her haberin, her manşetin her köşe yazın bir sorunu çözmeye sebep olur ve bir süre sonra ilçe sorunsuz kalır, ilçede veya kasabada yaşayanlar da mutlu, mesut ve müreffeh olurdu. Teklifi kabul etmeme neden olan belki de bu hayalimdi. Gerçekten de Taşkesen, küçük, sevimli bir taşra kasabasından bozma ilçeydi. Bana teklif edilen iş de Taşkesen’de yayın yapan Taşkesen Haber Gazetesinin Genel Yayın Yönetmenliğiydi. Öyle büyük bir gazete değilse de, kendi çapında etkili olan yerel bir gazetede genel yayın yönetmenliği sandalyesine oturmuştum. Hayır yani koltuğa kurulmayı da bilirdim, koltuk yerine sandalye olmasaydı.

Bir gün önce başladığım görevimin meyvesi de masamın tam üzerindeydi. Çalışmamın, çabamın meyvesini elimde görmek çok hoş bir duygu. Mis gibi değilse de, mürekkep kokusunun gizeminde kaybolarak gazeteyi inceledim. Her sayfasına, her haberine, her köşe yazısına ve her ilanına dikkatlice baktım. Hata aradım, kayda değer bir hata göremeyince de kendimle gururlandım. Öyle büyük bir gurur değil, hadi diyelim ki, eseriyle övünen sanatçı gibiydim. Okuyucular da gazeteyi beğenirse, hele hele patron da memnun kalırsa, küçük ve şirin olan bu ilçede ekmeğimi kazanabilirdim.

Geleceğe dair hayale dalmışken telefon çaldı. Açtım, “Sana hiç yakıştıramadım” diyen birisi, yakıştıramadığının ne olduğunu sormama fırsat vermeden telefonu kapattı. Merak etmiştim ama sanırım bu telefon bana değildi, yakıştıramadığı şey de bende değildi.

Hayalime dönmek üzereydim ki, ofisin kapısı öyle bir gürültüyle açıldı ki, rihter ölçeğiyle hesaplandığında şiddeti çok yüksek bir deprem oldu sandım. Kapının açılmasıyla birlikte depremin şiddeti de ortaya çıktı. Kapıda tanımadığım birisi vardı, hoş zaten kimseyi tanıdığım da söylenemezdi. Kapıyı gürültüyle açan beyefendi kapıyı kapatmış, misafir koltuğuna oturmuştu bile. Ben de tam “buyur, şöyle oturun” demeye hazırlanıyordum ama o benden hızlı çıktı. Sebebi ziyaretini öğrenmeden bir çay söyleyeyim diye hazırlanıyordum ki, “sana hiç yakıştıramadım Naif bey” diye kükremez mi, çay söyleme hazırlığım hazırlıksız yakalanmıştı ve ben de öylece bıraktım. İsmimi de bildiğine göre ilk günden Taşkesen’de meşhur olmuş olmalıydım. Gerçi meşhur olacak bir şey yapmamıştım. Bir editör yazısı yazmış, bir de ilk günün heyecanıyla gazeteciliği, haberciliği önceleyen bir yazı kaleme almıştım. Tamam köşemde resmim de vardı, adım da yazıyordu ama meşhur olacak kadar bir alan ve bir yayın sayısına ulaşmış değildim. Daha ilk gün ve ilk yazıydı. Benim kontrolümdeki ilk gazeteydi. İlk günden “bana yakıştırılmayan” varsa, bu kötüydü. İşimiz var demekti ve dakika bir, gol iki demekti. Çünkü telefondaki meçhul kişi de bana yakıştırmamıştı, şu anda masamın hemen yanında oturan meçhul beyefendi de.

Neyi bana yakıştıramadığını anlamamıştım. Gömleğim de pantolonum da güzeldi. Hatta takımın ceketi de şık duruyordu. Tamam markalı değildi, öyle çok pahalı bir şey de değildi ama hatırı sayılır bir ücret ödemiş, hatta o ay belimi doğrultmak için ek iş yapmayı bile düşünmüştüm. Düşündüğüm benimle kaldı, hiçbir yere gitmedi ve ben de o ayı beli eğri bir şekilde tamamlamıştım.

Gerçekten de çok merak etmiştim, bana ne yakışmamıştı. Son anda aklıma bizim berber geldi. Taşkesen’e gelirken son kez tıraş olmuş gelmiştim. Kesin saçıma bir haller yapmıştır. Çene çalmaktan makas kullanmaya nasıl fırsat bulur bilmem ama konuşa konuşa saçımı mı kesti, kafamı mı ütüledi bilmiyorum. Kesin saçım çok kötüdür ama sabah baktığımda gayet düzgün görünüyordu. Saçlarımın gür olduğu dönemler değildi ama çimi kalmamış futbol sahasına da benzemiyordu.

Sonra aklıma ofisin dizaynı geldi. Haklıydı da, ben koskoca değilse bile yerel bir gazetenin genel yayın yönetmeniydim. Şu ofisin haline bak. Masa bizim aşağı mahalledeki mobilyacıda üç kuruşa yaptırılmış, koltuk yerine muşamba kaplı sandalye, masanın önünde ucuz bir sehpa, sehpanın her iki yanında da iki muşamba kaplı sandalye vardı. Sol yanımda bir kitaplık vardı ama kitabı yoktu. Onun yerine birkaç günlük gazeteleri serpiştirmiş, bir de kaymakamlıkla yapılan yazışmaların muhafaza edildiği birkaç klasör dosya vardı. Tam arkamda gazetemizin ilk sayısının çerçevelenmiş hali asılıydı; mizanpajı bozuk, baskısı hatalı, manşeti de gereksizdi, lüzumsuzdu ve çok yavandı. Hiç unutmuyorum şöyleydi; Taşkesen Kaymakamı güne hızlı başladı.

Gazetemizin ilk sayısındaki patronla, o gün çalıştığım patron farklıydı. Birisi daha çok “resmi ilana yönelik” gazete çıkarırdı, biz ise “vatandaş odaklı” gazete çıkarmaya çalışırdık ama Taşkesen’de bu pek mümkün değilmiş. Sanırım bana yakışmayan da, o manşettin tam arkamda çerçeveli halde durmasıydı. Doğruydu da, böyle saçma bir başlık mı olurdu, böyle uzun bir başlık mı olurdu. Hem o haber, manşet mi olurdu? Güne hızlı başlamış da ne yapmış, hızlı başlarken hızlı da ilerlemiş mi, hızı ne zaman kesilmiş, hız kesme kullanılmış mı, bir freni, frenin de ABS sistemi var mıymış, devreye girmiş mi.. bütün bunlar haberin detayında yoktu. Kaymakam o gün işe başlamış, ziyaretçiler gelmiş. Arkasından bir ziyaretçi kafilesi, sonra bir daha, sonra bir daha. Böylece kaymakam o gün çok yorulmuş, Taşkesen için çok önemli görüşmeler ve hizmetler yapmış. Yani benim anladığım kadarıyla “yıkama yağlama” bir haberdi ve bunun gazetenin ilk sayısında yer alması, gazetenin safını belli ediyordu. Hatta tam şöyle diyordu; sayın kaymakamım biz yayına yeni başladık. İlk sayıda zatı şahanelerinize bir güzellik yaptık. Siz de ilan günümüz dolduğunda aynı güzelliği bizden esirgemezsin.” Mesaj yerini bulmuş olmalıydı ki, henüz işe başladığım gazetenin yayın hayatı 20 yılı geride bırakmıştı.

Tabii ki bu haberin de benle bir ilgisi yoktu. O nedenle bana yakışmayan şey bu haber değildi. Sanırım gazetemizin ilk günkü baskısının sürmanşetini komple kaplayan diğer haber de “bana yakışmayan” kategorisine girmezdi. O haberi de hiç unutamıyorum; “İlçemizde ilk kez büfe açıldı. Açılışa bütün protokol katıldı.”

Böyle bir haber olmazdı, bu haber olmazdı ama sürmanşette kendisine yer bulabilmişti.

Tabi burası taşraydı, küçük bir yerdi. Yaprak kıpırdasa haber değeri olabilirdi. Ama yine de bir büfe açılışı haber olmamalıydı. Olmuşsa bile iç sayfada bir yerde ve o da “haber sıkıntısı varsa” değerlendirilecek alelade, sıradan bir haberdi. Üstelik reklam kokuyordu o haber. Sonuçta özel bir işletmenin açılışıydı. Tamam Taşkesen Kaymakamı, Taşkesen Belediye Başkanı, Taşkesen Mal Müdürü, Taşkesen Nüfus ve Vatandaşlık Müdürü, Taşkesen Emniyet Müdürü, Taşkesen Jandarma Komutanı, Taşkesen Esnaf ve Sanatkarları Odaları Birliği Başkanı, Taşkesen Kızılay Şube Başkanı.. bu liste o kadar uzundu ki ve bütün uzunluğu da sürmanşetin içinde kendine yer bulabilmişti. Taşkesen’de ne kadar “önemli adam” varsa o açılıştaydı, orada adı yazılmayanların zaten bir önemi yoktu.

Meçhul konuğumun bana yakıştıramadığı, “gazetecilik anlayışıma uymayan bir haberin ofisimde pano olarak kullanılması” olmalıydı ama o benim tercihim değildi. Patronumuz Ali bey öyle uygun görmüş, ben de uygun görüleni beğenmek zorunda kalmıştım.

Kafamda meçhul konuğumun bana neyi yakıştıramadığı düşüncesi üstüme üstüme gelmeye devam ediyordu ama mantıklı bir cevap bulduğum da söylenemezdi. Aklıma ayakkabım geldi ama konuğumun oturduğu yer itibariyle ayakkabımı görmesi imkânsızdı. Masanın etek bölümü kapalıydı, yandan görmesi de mümkün değildi. Belki ayakkabı olabilirdi, ucuzluktan almıştım.

Bana yakışmayanın ayakkabının da olmayacağını anlayınca aklıma yine oturduğum koltuğun arkasında koca bir alan kaplayan gazetemizin ilk sayısının manşetinin hemen yanında, neredeyse ikinci manşet olarak yer alan haber geldi. Orada da çok ilginç bir haber vardı. Taşkesen belediyesi temizlik ekipleri çöp konteynerini temizlemişlerdi. Bunu da yarım manşetin tamamını kaplayacak şekilde “Taşkesen Belediyesinden önemli hizmet; Çöp konteynerleri temizlendi”

Haber ilginç değildi ama gazetede yer alması komikti. Bir mizah dergisinde kendisine yer bulabilecek haber, bizim gazetenin manşetine ortak olmuş ve koca puntolarla sayfayı kaplamıştı. Haberi okuyan da sanırdı ki Taşkesen belediyesi uzaya çıkmış! Elbette hijyen açısından çöp konteynerlerinin zaman zaman temizlenmesi şarttı ama bu belediyenin kendi işiydi ve haber değeri olmayan bir şeydi. Çöp konteynerlerinin temizlenmemesi güzel haber olurdu, hatta manşete bile girerdi; Çöpü Çöple temizliyoruz, gibi çarpıcı bir başlık da olabilirdi. Ama o zamanki genel yayın yönetmeni “resmi ilana” göre çalışıyor olmalıydı ki, “belediye başkanından alınabilecek destek” de ‘manşete ortak edilebilir’ temel mantığına uygun düşmüş olabilir ama bunun benle bir ilgisi yok. Konuğumun bana yakıştıramadığı o yavanlığın gazetenin yan manşetinde olması değildir. Belki de yine beni düşünmüş, “böyle yavan bir haberin senin gibi bir editörün tam arkasında ne işi var?” demek istemiştir. Hani ‘benim gibi bir editör’ kısmı biraz fazla olur. Öyle ahım şahım bir editör değilim, kendi halinde ve güzel şeyler yapma çabası ve niyeti olan birisiyim. Çok idealist de değildim. Çünkü gelmeden önce Taşkesen’in yapısını anlatanlar, bana iyi anlatmıştı. İdealist olmak için önce idealist editörü sindirecek yapı gerekiyor. O yapı ve o anlayış olmayınca sizin idealistliğiniz, bir süre sonra çok yavan kalıyor, “gıcık” oluyorsun ve hiç sevilmeyen biri haline dönüşüyorsun. Elbette idealistlik, bütün bunları göğüslemeyi de gerektiriyor ama o göğüs herkeste bulunmuyor. Bir süre sonra nefes darlığı çekip, öksürmeye başlıyorsunuz. Hem ben burada bir süreliğine bulunacağım. Kısmet belli olmaz ama Taşkesen’in yapısını değiştirecek ne güç sahibiyim ne kudret ve zaten ne de öyle bir niyetim var. İyi gazete çıkarmak, halkın derdine olabildiğince derman olmak, doğruyu yazmak, kimseden yana olmamak ama kuru kuruya kimseye karşı da durmamak gibi kendimce “ilke” edindiğim niyetlerim vardı.

Ofisin döşemesini, tavanını, ucuz lambasını, lekelenmiş anahtarlarını.. aklıma gelen her şeyi düşünerek, meçhul konuğumun bana neyi yakıştıramadığını çözmeye çalıştım ama nafile. Ya ben onun gözüyle ortama bakmıyorum ya o, bambaşka gözle ortama bakıyor. Belki de onun bakış açısı, görünmeyeni görmeye odaklıdır. “Bana neyi yakıştıramadınız?” diye sormak en kolayıydı. Sorardın soruyu, alırdın cevabı. Ama bu çok kolay olurdu, kolay iş de bana göre değildi. Biraz daha düşünmek için elimle işaret yaparak çay söyleyeceğimi belirttim ve ağzını açmasına fırsat vermeden sekreter hanım kıza telefon ederek iki çay söylemesini, çayın güzel olmasını, çabuk olmasını, sıcak olmasını söyleyerek lafı uzattım. Uzattıkça da, konuğumun bana neyi yakıştıramadığını o hengâmede düşünmeye çalıştımsa da bir türlü bulmam mümkün olmadı. O ara çaylar geldi. Daha bir yudum almamıştım ki, konuğum bir kez daha ama bu defa daha kibar bir şekilde, “Naif bey gerçekten de sana hiç yakıştıramadım.” Yakıştırmama bölümü aynıydı ama ses tonunun kibarlığı incitmiyordu. Demek ki çay işe yaramıştı. Şimdi ben buna acılı bir Adana söylesem, yanında bol salata, bol köpüklü ayran ve ardından da bir künefe.. kesin konuğumun nutku tutulur, sesi de çıkmaz. Çıkan az sesiyle de bana neler neler yakıştırdığını bir bir söylerdi.

Tabii bu düşündüğümü yapamadım. O ikrama bütçem dar gelir, gazetenin de “ikram ödeneği” yok. Gizli kapaklı ödeneğimiz de yok. Belki patron denk gelse ve o anlık cömertliğine rastlayabilsek.. zor ya, belki…

Bütün bunları düşünürken konuğumun kartvizitinde neler yazdığını hayal ettim. Bak işte sert kayaya çarpmış olabilirdim. Henüz bir gazete çıkarmıştım ve onda da ne etliye, ne sütlüye, ne datlıya ne de gıymatlıya çattığım olmamıştı. Olmamıştı ama burası Taşkesen’di, yapısını çok da bildiğim söylenemezdi.

Sonunda bir cesaret geldi. Bir an için kendimi Süpermen falan sandım. Heytt diye nara da atıp, konuğuma “Bana bak bakim, bana neyi yakıştıramadın” diye efelenecektim ki, bu niyetimden çabuk vazgeçtim. Kibar ve oldukça naif bir şekilde, “O kadar muhabbet ettik, henüz tanışmadık” dedim. Aslında o kadar muhabbet ettiğimiz yoktu. Muhabbet ettiğimiz hiç yoktu. O iki defa bana yakıştıramamıştı, ben de çay söylemiştim. Hepsi bu, ne gerisi var ne ilerisi. Ne eksiği var ne fazlası.

Adının Hasan olduğunu ve Kaymakamlıkta görev yaptığını söyledi. Görevinin ne olduğunu sormadım. Belki de tırstım. Görevimin ilk günü ilçenin en büyük mülki amirinin yanında çalışanla başım belaya girebilirdi. Hani suçum neydi henüz bilmiyordum, suçum var mı doğrusu onu da bilmiyordum. Bana bir şey yakışmamıştı ve bu adam bana kadar gelip, yakışmadığını söyleyecek kadar önemliydi.

Ben de kibarca kendimi tanıttım. Adımı zaten biliyordu. Bu arada da sebebi ziyaretini sorarak, kendisine nasıl yardımım dokunacağını.. o kadar kibarca söylüyorum ki, gören de beni “kibarlık” programında ter döken yarışmacı sanırdı.

-Bizim haberi yayınlamamışsınız, diye çıkıştı Hasan bey ama “bizim” derken, “biz” olanın kim olduğunu önce merak ettim, sonra da “yetki seviyesini” tartışmayı gereksiz görerek “kaymakam adına” burada olduğunu anladım. İlginç hem de bir defada bunu anladım. Zekâma hayran kalmalı mıydım yoksa bunu bir kenara atmalı mıydım bilemedim. “Af buyurun, hangi haberi” diye sorarken korkmadım desem yalan olur mu o anki kalp çarpıntımla bunun farkına varamadım.

-Sayın kaymakamımız dün bir açılışa katılmıştı, o haberi yayınlamamışsınız.

Yani şimdi “hangi haberi yayınlayacağımı sana mı soracağım kardeşim” gibi kibar bir çıkış bana yakışır mıydı bilmiyorum. Bunu da ona sormalıydım, “bana bu yakışır mı?” diye. Muhtemelen “yakışmaz” derdi. Bu defa da iki yakışmayanı toplamak, sicilimi bayağı kabartabilirdi.

-Bilgim yok, hangi haberdi, diyerek dün kaymakamlıktan gönderilen bültenleri kontrol ettim. Sadece bir tane vardı, o da gazetenin son sayfasından bir önce, yani 7’inci sayfada, en altta, çok küçük bir şekilde yer vermiştim.

Deminden beri gururla masada bulundurduğum ve doğrusu övgü beklediğim gazeteyi aldım, 7’inci sayfayı açarak, “Sadece bir haber varmış, onu da değerlendirmişiz” dedim.

Deminden beri sakin duran Hasan bey bir anda kükredi, “Sen buna değerlendirmek mi diyorsun kardeşim?”

Aynı sertlikle cevap vermek yakışmazdı. Hem konuğumdu, hem de ben naiftim; “Yayınlamak” diyelim o zaman”

-Sen yenisin biliyorum. Bu defalık hoş görüyorum..”

Hoş görmezse ne olacağını düşünmeye başladım ama pek çıkaramadım. Haber vardı ve yayınlanmıştı, sorun neydi?

-Sorun ne, dedim, haber yayınlanmış ya…

-O haberin yeri orası mı, diye sordu bana. Cevabı içimden verdim; hangi haberin hangi yere konacağına karar veren genel yayın yönetmenidir ve o da benim beyefendi.

-Bilmem, neresi olmalıydı?

-O haberin yeri manşettir!

Habere bir daha baktım, aynı haberden mi bahsediyoruz diye. Evet tek haber gelmişti ve bu haber, o haberdi.

-O da olur elbet. Manşetlik haberiniz olursa onu da manşetten gireriz, hiç tasalanma dedim ama ağzımdan çıkan kelimelerin bambaşka bir anlamı var mıydı bilmiyorum.

-Hem haberin başlığını da değişmişsiniz, dedi. Gönderilen bültendi ve bültene başlık atan Kaymakamlık görevlisi, “bu başlığı kullanmak yasal zorunluluktur” diye bir not düşmediğinden ben de “Protokolden işyeri açılışı” diye girmiştim.

Bülten çok kısaydı, konusu çok önemsizdi, gereksizdi ve aslına bakarsan haber değeri bile yoktu. Ama ilginç olan o açılışa Taşkesen Kaymakamı gitmişti. O gidince Taşkesen Belediye Başkanı eksik kalmamıştı. Bu ikisi gidince Taşkesen Mal Müdürü, Taşkesen Tapu Müdürü, Taşkesen Emniyet Müdürü, Taşkesen Jandarma Komutanı.. diye liste uzadıkça uzuyor ve haberin içeriğinde de başka bir şey yoktu. Haberi çöpe atacaktım ki, aklıma “patron çekincesi” geldi ve patrona sordum. Zira orada ilk günümdü ve ilk günden “yanlış” yapmak istemiyordum. Patron da “uygun gördüğün yerde değerlendir, bana sorma ama kaymakamlık ve belediyeyi de ihmal etme” diye kırmızı çizgisini belirtmiş oldu. O kırmızı çizgi, o haberin 7’inci sayfada kendisine yer bulmasına neden olmuştu ama bu adamın tavrı, “Bu gazete benim kardeşim, benim gönderdiğim her haber manşet olur ve başlık da, haber de benim yazdığım gibi durur” diyordu sanki. Sankisi fazla mı ne, adam resmen öyle diyordu.

-Kusura bakmayın, diye “bana bakmasını” sağladıktan sonra “Biz aynı haberden mi bahsediyoruz bilmiyorum. Kaymakamlıktan gelen bülten de “Taşkesen Kaymakamı Mustafa Yılmaz Adıgüzel Yağlı Yavan Fırını Açılışına Katıldı” yazıyor, doğru mu? “Evet” dedi Hasan bey.

-Kaymakam beyin yanında ne iş yapıyorsunuz, onu da öğrenebilir miyim, diyerek yanlış taşa basmamak için tedbirimi aldım. “Çaycıyım” demez mi, benim tepem attı. Kardeşim bu haberin veya diğer haberlerin senle ne lakası var. Kaymakama yalakalık edeceksin, “ben bu haberi manşete attırdım” diyeceksin, kaymakam bey de “Bu haberi manşete atan geri zekâlı genel yayın yönetmeni kim” diye kıs kıs gülecek…

Meğerse gülmezmiş, yani o kaymakam ve ondan önceki kaymakamlarda bir alışkanlık olmuş. Kaymakamlığın gayri resmi bülteni, yerel gazetelermiş ve bunun da yazılı bir kuralı yokmuş. Her gazete yazılmayan bu kurala uymakla mükellefmiş ama o kuralın, kural olduğunu nasıl bilirlermiş, işte o bilinmezmiş!

Ben de işi alaya almaya karar verdim. Bir daha olmayacağını söyledim. Peki haberin başlığı kaç punto olmalı dedim. “Ne puntosu?” diye sorunca, ilk ürünüm olan gazeteyi Hasan beyin önüne çekerek, “Bakınız bu manşet bölümü, bu da başlık. Şimdi kaymakam beyin haberlini kaç punto girelim. Yani harf kalınlığı nasıl olmalı?”

-Bilmem ki, dedi Hasan bey, ben de yardımcı oldum. “Şöyle de hesap edebilirsiniz, parmağınızı manşetin üzerine koyun, hangi parmağınıza denk geliyorsa, bundan böyle haberin üzerine ‘baş parmak kalınlığında harfla dizilecek’ deyin biz anlarız, dedim. Hasan bey “tamam” deyince, devam ettim, “Sonra haberin üzerine olmazsa olmazları yazın, zira bu kadar işin arasında kaçırabiliriz ve zatı şahanelerine ayıp olur dedim. “Ne yazalım” dedi Hasan bey, “Mesela bu haber birinci sayfada yayınlanacak, manşetten verilecek, yazı boyutu ahan da baş parmağım kadar olacak” gibi not yazın, bir daha yanlışlık yapmayız” dedim, Hasan bey teşekkür etti, beni sevdiğini söyledi ve giderken de, “Sabah müdürüm gelecekti ama ona dedim ki ben giderim, iyi de etmişim, sizi tanıdığıma sevindim” dedi ve gitti. Demek ki sabahki “Sana hiç yakıştıramadım” diyen meçhul telefonun sahibi, kaymakamın basın müdürünün sesiydi.

Bir günlük genel yayın yönetmenliğim, kavga ve döğüş olmadan o gün ve o anda sona erdi. Hasan beyi olabildiğince kibar bir şekilde yolcu ettim. Kaymakam beye selam söylemesini, güzel güzel çaylar demlemesini, kaymakam beyi kısa zamanda ziyaret edeceğimi falan filan söyledim, gönderdim.

Yağlı Yavan fırını açılmasını manşete atmamıştım ama o atmadığım manşet, genel yayın yönetmenliği hayatımı da orada noktalamıştı. Hem de bir günde hem de yavan yavan hem de yağlı yağlı…

***

Patron kalmam için çok ısrar ettiyse de, kalamayacağımı söyleyip, toparlanarak çıktım. Taşkesen ilçesinin çıkışına geldim. Otogar şehre biraz uzaktı, havada güzeldi yürümek istedim. Belki de iki gündür bulunduğum Taşkesen’den ayrılırken içime sindirmek istedim. Hava güzeldi ama çok sıcaktı. Ne kadar sıcak olduğunu çevre yoluna çıkınca anladım. Ne bir ağaç var ne bir gölgelik.

Açık alanda yürürken terden sırılsıklam oldum ki, bir araç tam önümde durdu. Böyle şeyler filmde olur sanıyordum ama değil, siyah bir araç önümde durdu, arka camı açıldı, “Bu sıcakta yürünmez, buyurun sizi gideceğiniz yere götürelim” diyen çok kibar bir beydi. Teşekkür ettim ama ısrar üzerine aracın ön kapısını açıyordum ki, makam koltuğuna kurulan ve bana seslenen beyefendi arka kapıyı açtı, kenara çekildi ve beni yanına aldı. Elini uzatarak, “Mustafa Yılmaz Adıgüzel” dedi. Ben bu ismi bir yerden hatırlıyordum ama nereden, “Taşkesen Kaymakamı” diye devam edince nereden hatırladığım aklıma geldi. Tevafukun bu kadarı da olmaz derdim ama olmuştu işte. Ben de kendimi tanıttım, Taşkesen Haber Gazetesinde dün işe başladığımı, bugün de ayrıldığımı söyledim.

“Bak sen şu işe” dedi kaymakam bey, “Uzun zamandır ilk kez güzel bir editör ve köşe yazısı okumuştum ve o da sizdiniz, şimdi de yanımdasınız. İşi bırakmanıza üzüldüm ama keşke devam etseniz, bu ilçenin iyi gazetecilere de ihtiyacı var” dedi.

Beni onure etmişti ama kararım kesindi, gidecektim. Kaymakam bey otogara mı gideceğimi sordu “evet” dedim. “Otobüs saatine daha çok var, gelin size bir çay ısmarlayayım” diyerek beni makama götürdü. Uzun süre sohbet ettik ve sonunda ben neden ayrılmaya karar verdiğim tek tek anlattım. Güldü, “Ben de diyordum ki, bu ilçede hiç gazeteci yok mu, o haberler, o başlıkla manşet olur mu?”

Bazen ağanın derdi çekiliyordu, bazen azabın ama bazen her ikisini de bir kenara iten gereksiz insanlar olurdu. Böyleleri bir yerlere yaranmak için insanları yaptığı işten soğuturdu. Taşkesen’de olan buydu ama bunu bilen bir kaymakamdı, bir de bendim…

Yağlı Yavan haberine kaymakam bey çok güldü. İşletmenin sahibi gelmiş, çok rica etmiş. Kaymakam da kıramamış, hayatında ilk kez özel bir işletmeyi hizmete açmışmış. Doğrusu sabahtan beri Yağlı Yavanı merak etmiştim, Yağlı Yavan Fırını deyince bir ekmek veya simit çeşidi olduğunu düşündüm, merakımı kaymakam beye sordum, o da anlattı;

-Siz benden daha iyi bilirsiniz ki, ‘yavan’ demek, katıksız yenilen ekmek demektir. Hoşa gitmeyen, lüzumsuz, gereksiz de denir. Bu ilçenin güzel adetlerinden birisi de Yağlı Yavandır. Aynen gereksizdir, lüzumsuzdur, katıksızdır ama üzerine bir yağ sürünce yağlı yavan olur ve tadından yenmez.

Kaymakam beyin Yağlı Yavan tarifi çok hoşuma gitmiş, ısmarlanan çayın yanında gelen yağlı yavanla da tanışmıştım. Gerçekten de yavandı ama yağlıydı da, çayla iyi giderdi ve bu yıllar yılı böyle sürerdi.

6 Şubat 2020 Naif Karabatak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir